19 Şubat 2009 Perşembe

SAĞLIK ÇALIŞANLARI ŞİDDET RİSKİ ALTINDA

15 Ocak tarihinde Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbn-i Sina Hastanesinde, Prof. Dr. Hamit Hancı’nın konuşmacı olduğu, "Sağlık Personeline Yönelik Fiziksel Şiddet ve Korunma" konulu konferans yapıldı.

Sağlık çalışanlarına şiddeti yayınlanmış haber örnekleriyle sunan Prof. Dr. Hamit Hancı, “Hastanenin her hangi bir yerinde şiddet meydana gelebilir. Ancak en çok acil servis, geriatri, psikiyatri ve yoğun bakım ünitelerinde olduğu saptandı. Sağlık kuruluşlarındaki ilk fenomen değil, ancak son dönemlerde aşırı şekilde artması basında şiddetle ilgili haberlerde her gün rastlamak olağan hale gelmiştir. Acil serviste görevli personelin son 5 yılda yüzde 61’nin sözlü şiddete maruz kaldığı en azından buna tanık olduğu belirlenmiş, yüzde 23 ise tehdide maruz kalmış. Hemşirelerin şiddete maruz kalmaları durumu diğer sağlık gruplarına göre 3 kat daha fazla” dedi.


Bağırmak, Postür Değişikliği ve Yerinde Duramama
Şiddete karşı koymak için sağlık çalışanlarının eğitim alması gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Hancı, şiddet olmadan şiddetin önüne geçmenin önemini vurgulayarak, hangi çalışma düzeyinde olursa olsun hastadan rahatsız olan çalışanın önsezisinin uyarıcı olduğunu belirtti. Tehdit oluşturan unsurlar arasında bağırmak, postür değişikliği ve yerinde duramama gibi davranışlar olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Hancı, bu tip davranışlar görüldüğünde önlem alınması gerektiğini vurguladı. Ansızın saldırganlaşan bir kişi ile belli süre göz göze gelmemek gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Hancı, uzun süre göz teması meydan okumak anlamına geldiği için saldırının oluşmasını hızlandırdığını bildirdi. “Saldırgan ile en az bir kol boyunu koruyun. Başarılı olacağınızdan emin değilseniz kaçmayın ve dövüşmeyin. Hasta uzaklaşıyorsa ona yaklaşmayın istediği yerde durun gerekiyorsa hastadan korkmuş gibi durun. Bu tip durumlar için hastanede bir kod oluşturulması gerekiyor ki, şifreli sözcükler söylendiğinde herkesin toplanması sağlanabilsin” diyen Prof. Dr. Hancı, saldırganlık potansiyeli olan hasta ile karşılaştığınızda oda da hastanın saldırı aleti olarak kullanabileceği eşyaları uzaklaştırılmasını kaydetti.


“Plastik Eşyalar X-Raydan Geçebiliyor”
İnsanların üzerlerinde taşıdıkları eşyalar masum görüntülerinin ardında saklanan kesici, delici alete dönüşebilme özelliği taşıyabildiğine dair örnek görüntüler gösteren Prof. Dr. Hancı, “Kredi kartından kaleme, kemerden tarağa kadar birçok silah özelliği taşıyabilen eşyaları mevcut. Kesici alet taşımanın cezası en az beş yıl hapis cezasından başlıyor. Bu tip kesici aletler vücutta genelde boşluk olan bölümlere saklanıyor. Plastik olan kamuflajlı eşyalar X-raydan geçebiliyor” şeklinde konuştu.

“Güvenlik Kameraları İle Hem Failler Bulunuyor Hem De Caydırırcı Oluyor”
Hastanede saldırıların önlenmesi için yapılacakları Prof. Dr. Hancı şöyle sıraladı: “Çevre düzenleme, acil servise girişin denetlenmesi çok önemli. Hastaneye girenlerin kontrol edilmesi, uygun bekleme yerlerinin yanı sıra hasta yakınlarına yardımcı olunması gerekiyor. Çalışanlar için dinlenme odaları ve sağlık çalışanları için acil kaçış kapıları olmalıdır. Akrilik camlar, güvenlik kameralarını kurulması hem faillerin bulunmasını sağlıyor hem de caydırırcı etki yapıyor. Acil servisler en tehlikeli yerler bekleme salonu ve müdahale odası önünde meydana geliyor. Tüm sağlık çalışanları şiddet riski altında bulunuyor.”


“Kendi Canlılığınızı Korumadan Hiçbir Can Kurtaramazsınız”
Tehlikeli durumlarla karşılaşıldığında neler yapılması gerektiği ile ilgili bilgi veren Prof. Dr. Hancı, sağlık çalışanı failin bulunduğu yerde müdahale etmek durumunda kaldığında metal aksanların hemen soğumayacağını düşünerek dokunmaması gerektiğini belirtti. Aynı şekilde elektrik kablolarından akım geçmediğinde emin olunmadıkça temas etmemesinin şart olduğuna değinen Prof. Dr. Hancı, elinde bıçak olan zanlının elinden bıçağı bileğinden tutarak, bıçağın sivri ucu kendinizle ters yönde tutarak alınacak. Dolu ve kurulu silah ile gelen yaralı hastada ise yapılması gereken ise tetiğin olduğu bölüme spanç konarak tetiğin patlamasını önleyerek hastanın elinden alınır. Kısaca kendi canlılığınızı korumadan hiçbir can kurtaramazsınız” diye konuştu.

18 Şubat 2009 Çarşamba

PEDİATRİNİN DÜNÜ BUGÜNÜ YARINI

Bu yıl 4.sü düzenlenen Ankara Pediatri Günleri hakkında konuşan Milli Pediatri Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Enver Hasanoğlu, bu toplantıların Türkiye genelinde devam edeceğini söyledi.

Milli Pediatri Derneği her yıl geleneksel hale gelen kongrenin bu sene Antalya’da bin 500 katılımcının yer almasıyla gerçekleşirken 2009 takvimine göre Marmaris’te gerçekleştirilecek. Kongre dışında Ankara Pediatri Günlerinin 4.’sü düzenlenen toplantıda Ankara ve civar illerdeki hekimlere hitap eden bir toplantı yapıldı. Pediatri alanındaki gelişmeleri, yenilikler çeşitli kurumlardan hocalar tarafından katılımcılara aktarıldığı günde konuştuğumuz Milli Pediatri Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Enver Hasanoğlu, dernek olarak birçok toplantı düzenlediklerini kaydederek şöyle konuştu: “Her yıl kış toplantılarımız olur. Erzurum’da gerçekleştirdiğimiz en son toplantıdan sonra yakın zamanda Kars’ta yapacağız. Bölgesel toplantılarımızda, 3-4 konuşmacı eşliğinde düzenlediğimiz ki bu zaman kadar 35 ilde yapıldı. Ayrıca Ankara’daki hekimler Anadolu’yu bilmiyor bu sayede gidilerek görmüş oluyor. Ayrıca gidilen yerlerdeki hekimler bizi tanıyor, sorunlarını paylaşıyor ve sorularını soruyorlar. Böylece Güney Doğu bölgesinde çalışanlara parçamız olduklarını hissettirmiş oluyoruz.”


Türkiye’nin Her İlinde Toplantı Düzenleniyor
Pediatri Günlerinde her yıl belli bir program izlendiğini kaydeden Prof. Dr. Hasanoğlu, beslenme, aşı nedir, yeni aşılar nelerdir, bulaşıcı hastalıklar söyledi. Toplantıda bu yıl farklı olarak değinilen konular arasında Çoğul Gebelikler ve Nörolojik İzlem üzerinde durulduğunu belirten Prof. Dr. Hasanoğlu, bu sayede kendisinin de bilmediği önemli noktalara değinildiğini vurguladı. Katılımcıların düşüncelerini kendisiyle paylaştığını söyleyen Prof. Dr. Hasanoğlu, bu konunun kongrede de olmasının istediğine dikkat çekerek ayrıca kadın doğumcunun da bu toplantıda olması gerekliliğini anladığını ve kongrede bulunacağını iletti.


Nöroloji Üzerine Önemli Tespitler Yapıldı
Bu yıl ki toplantıda ‘Yenidoğan’ oturumunda farklı bir konu üzerine konuşan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ve Çocuk Nörolojisi Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Serdaroğlu, ‘Nörolojik İzlem’ başlığı altında yardımcı üreme teknikleriyle gebe kalan çiftlerde gebelik esnasında daha fazla sorunlar olduğu, çoğul gebeliğin daha fazla olduğu, buna bağlı erken doğum, düşük doğum ağırlığı riskinin yüksek olduğunu belirtti. Ayrıca 35 yaş üzeri doğumlarda mental retardasyon ve nörolojik bozukluklara rastlandığını kaydeden Prof. Dr. Serdaroğlu, in-vitro fertilizasyon (IVF) ve mikroenjeksiyon (ICSI) ile doğan bebeklerde nörolojik gelişim bozukluğu, zihinsel gelişim geriliği, görme ve uyku bozukluğu, davranış problemlerinİN daha sık meydana geldiğine dikkat çekti. Prof. Dr. Serdaroğlu, “ Yapılan kanıta dayalı çalışmalarda yardımcı üreme teknikleriyle doğan bebeklerde nörolojik problemlerin fazla görülüyor. Problemler nedeniyle bu bebeklerin nörolojik gelişimlerinin çok iyi takibi ve sorunların tespitinde erken rehabilitasyon yöntemlerinin uygulanması gereklidir” dedi.


Prof. Dr. Hasanoğlu’nun Şapkaları
Orta Doğu- Akdeniz Derneği Genel Sekreteri seçilen Prof. Dr. Hasanoğlu, Dünya Pediatri Birliklerinde Yönetim kurulunda görev alıyor. YÖK üyesi olan Prof. Dr. Hasanoğlu, 2015 yılında İstanbul ve Türkiye’ye Orta Doğu Akdeniz Pediatri Birlikleri Kongresi yapılması için çalışmalarını sürdürüyor. 26 ülkenin üye olduğu derneğin her yıl kongresi farklı bir ülkede gerçekleştiriliyor ve burslar veriliyor. Asistan değişikliği yapılıyor. 1993 yılında Türkçe Konuşan Devletler Pediatri Derneği kuruldu ve genel sekreteri olan Prof. Dr. Hasanoğlu, derneğin ilk toplantısı Ankara’da yapılırken bu yıl ki toplantısı, Türkmenistan’da gerçekleşecek. Ayrıca Prof. Dr. Hasanoğlu Dünya Pediatri Derneğinde üye olması nedeniyle, 2016 yılında yapılacak kongreye resmi aday olmamız için çalışmalarını sürdürmektedir.

17 Şubat 2009 Salı

MT’NİN ÜRÜN YELPAZESİ ÇOK GENİŞ

Kısa sürede çok yol kat eden Mt Sağlık Ürünleri, geniş ürün çeşidi ile medikal ihtiyaçları her noktada karşılamaya devam ediyor.

2004 yılı temmuz ayında kurulan Mt Sağlık Ürünleri, ülke genelinde genel sarf malzemeleri satan dağıtımhanesi ile aylık 3 bin 500 noktaya fatura kesiyor. 28 ülkeden ithalat yapan firma, wicromed ana markasıyla birlikte Oncomed, Rina, Fore Care, Eb Sensor, Spectra, Rinaboso, Convatek markalı ürünlerin ithalatını ve iç pazar dağıtımını gerçekleştiriyor. Bunların dışında sanayi yatırımında bulunan şirket, hasta altı bez üretimi yapıyor. 160 personeli ile tüm Türkiye çapında hizmet veren Mt Sağlık Ürünleri Satış Müdür Yardımcısı Atilla Çalgan, şirketin kurucuları olan Murat Sancak ve Turan Sancak’ın medikal sektöründe uzun yılların tecrübeleri ve birikimlerini birleştirdiklerini dile getirdi. Çalgan, 3 bin 500 çeşit ürünle hizmet sunduklarını ifade eden Çalgan, Türkiye genelinde sevkiyatlarının çok büyük olduğunu, her noktaya medikal anlamda hizmet verebildiklerine dikkat çekti.

Kaliteli Üretileni Seçiyoruz
İthal ettikleri ürün portföyünde hangi ülkedeki ürün kaliteli üretiliyorsa o ülkeden ürün ithal ettiklerine dikkat çeken Çalgan, “İtalya’dan solunum cihazları getirtiyoruz, plastik grubunu uzmanlaşmış üretim yapan uluslar arası firmalardan temin ediyoruz, eldiven çeşitlerimizi Malezya’dan getiriyoruz. Ürün çeşidine göre piyasa da neyin nerde rantabıl şekilde elde edileceği fizibilitesini yapıyoruz. Daha sonra da bu ürünü Türkiye’deki medikal sektör kullanıcılarına sunuyoruz” dedi.

Sağlık Bakanlığı bilgi bankasından doğabilecek sıkıntıları gidermek için, tüm ürünlerinin barkotlarını aldıklarını dile getiren Çalgan, kesin barkotlara geçtiklerini kaydetti. Gümrükte de sorun yaşamadıklarını ifade eden Çalgan, getirilen ürünlerde CE belgesinin olmasına özen gösterdiklerini vurguladı. Bayilik sistemi ile convatek yara bakım grubu ve ihale takiplerini
yaptıklarını söyledi

Aylık 5,5 -6 Milyon Ciro
Şirket olarak hedeflerinin pazarda noktasal büyüme olduğuna dikkat çeken Çalgan,”2007 senesine kadar büyüme hedeflerimizde her hangi bir sapma olmadığı gibi artış yüzde 14 oldu. 2008 yılında da Temmuz ayına kadar istediğimiz gibi gitti. Ağustos ayında sapma oldu ama ondan sonra da tekrar eski gücümüze ulaştık. Aylık 5,5 -6 milyon ytl ciro ile pazarın istekleri doğrultusunda yeni ürünleri bünyemize katıyoruz” şeklinde değerlendirdi.

Partner Müşteri Sistemi
Çalgan, “Partner müşteri, kendi bilgisayarlarından internet üzerinden 1500 kadar ürün grubunu ve fiyatları görüyor. Ürünün teknik şartnamelerini inceleyerek, satın alma yapabiliyor. Tek üründe bile olsa satın alabiliyor. Ayrıca ürünün görüntüsünü de görerek seçiyor. Medikal noktaların ufkunun geniş olması, ticari potansiyellerinin artmasıdır” dedi.

14 Şubat 2009 Cumartesi

ANKARA’YA YENİ ÖZEL KADIN DOĞUM HASTANESİ

Ankara’nın ilk Kadın Doğum Hastanesi, HRS medikal SPA’dan hormon doğrulama cihazına birçok farklılığıyla dikkat çekiyor.

2008 yılının Haziran ayında hizmet vermeye başlayan, Ankara’nın tek özel kadın hastalıkları hastanesi Health Research System (HRS) Ankara Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi, 19 yatağı ve 14 odası ile butik hastane olarak hizmet veriyor. Özel hasta portföyünün daha ağırlıklı hizmet aldığı, hastane yanında otelcilik hizmetlerindeki beklentileri de karşılamak üzere tasarlanan hastane, SGK hastalarına da hizmet vermeye başladı. 4 bin metre karelik alanda, 9 katlı binası ile hizmet veren HRS hastanesi, 120 personeli ve İki ameliyathanenin yanında açılacak olan tüp bebek merkezi ile branş hastaneleri arasında yerini alıyor.

Fitness’tan Medikal Spa’ya
Hastanenin içerisindeki tüp bebek merkezinin donanımlı bir alt yapı ve deneyimli bir ekip ile çalışacağını dile getiren HRS Ankara Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi Genel Müdürü Dr. Semih Baykara, “Hastanemizde pek rastlanmayan bir şey olan medikal spa bölümümüz var. Hastalar medikal hizmet aldıktan sonra rehabilitasyon ile ilgili faydalanabilecekleri fitness, sauna, havuz ve yoga salonundan oluşan bölümde, diyetisyen, fizyoterapist yardımından faydalanıyorlar. Ayrıca mikrobiyoloji, biyokimya laboratuarımız, radyoloji ünitemiz, Acil ve Doğumhane birimleri, ameliyathaneler bulunmaktadır” dedi. Yetişkin ve çocuk yoğun bakım ünitelerinin bulunduğunu kaydeden Baykara, hastanelerini genellikle misafir hekimlerin tercih ettiğini ve kullandığını ifade etti.


SGK İle Anlaşma Yapıldı
Otelcilik hizmetine ağırlık verdiklerini vurgulayan Baykara, odalarının hasta yanında refakatçilerin de konforunu düşünerek planlandığını, hem refakatçinin hem de hastanın kullanabileceği televizyondan, buzdolabından kasaya kadar otel konseptinde hizmet verdiklerini kaydetti. Katlarda az sayıda oda olduğu için yardımcı sağlık personelinin az sayıda hastaya daha iyi hizmet verme şansına sahip olduğunu işaret eden Baykara, 4 poliklinik odasından günlük yaklaşık 80 poliklinik yapıldığını söyledi. Zor bir karar olsa da SGK ile anlaşma yaptıklarını, herkese yönelik kaliteli hizmet sunmayı planladıklarını kaydeden Baykara, SGK ile anlaştıktan sonra hasta sayısının artmaya başladığını dile getirdi. Baykara, bu yoğunluk içerisinde randevu sistemine geçmeyi planladıklarını sözlerine ekledi. “Hastanemizde doğum yapmayı tercih eden hasta sayısı her geçen gün artıyor. Anne adaylarına medikal spa birimindeki hizmetler ile tedavi öncesi ve sonrası ihtiyaç duyacakları her şeyi karşılayabiliyoruz. Anne adayına gereken diyet programı, ruhsal ve fiziksel rehabilitasyonu ile ilgili gerekenler yapılıyor. Hamilelikte yoga seansları ciddi talep görüyor” diyen Baykara, suda doğum konusunda enfeksiyonla ilgili verilerin netleşmemesinden dolayı hastanelerinde uygulamadıklarını kaydetti.


Maç Yapılırken Kurallar Değişti
Aynı zamanda Ankara Sağlık Kuruluşları Derneğinin Genel Sekreteri olan Baykara, sağlıkta yaşanan süreci yakından takip ettiğini ve hastalardan alınacak farkın üzerine bir üst sınır getirilmesinin yanlış olduğunu dile getirerek, bu farkların hastaları bilgilendirilerek alındığına ve kaliteli hizmet vermek için fark ücretinin alınmasına ihtiyaç olduğuna dikkat çekti. “Sağlık hizmetini kaliteli vermek maliyeti çok arttırıyor. Örneğin laboratuarlarımızda hormon doğrulama cihazı bulunuyor. Bu cihazdan hastaların haberi yok ancak yapılan tahlilden şüphe duyulduğunda diğer cihazla doğrulanıyor ve bu maliyet hastaya yansıtılmıyor. Normalde bu cihaz çok özel laboratuarlarda bulunuyor ve bu tür cihazların hastanede bulunması bir kalite ölçüsüdür. Bir hizmet 1 liraya da 5 liraya da mal edilebilir. Kamu hastalarına hizmet verirken dikkat edilmesi gereken şey, daha pahalıya yapılan işler ve kalifiye elemanın hastaneye getirdiği mali yükü karşılayabilecek fiyat politikasını iyi belirlemektir. Aksi halde Hastaneler bir süre sonra kapanmak zorunda kalacak” şeklinde değerlendirme yaptı.




İngiltere’den Daha İyi Durumdayız
“2000’li yılların başında devlet, özel hastaneleri kurulması için teşvik etti. Kamu hastalarının özel hastanelerden yararlanabilmesinin sağlanacağını söyledi. Bu getirilen yeniliklerle hastaneler planlarını ona göre yaptı. Yatırımcılar bu alana hızla sağlık alanına yöneldi ve bu süre içinde yüzlerce hastane açıldı. Vatandaşta bu hastanelerden faydalanmaya başladı. Tam bu duruma alışılmışken özellikle son bir yılda kurallar değiştirildi ve sağlık kuruluşlarının yaşamını sürdürebilmesi neredeyse olanaksız hale geldi. 1990’lı yılları hatırladıklarında, kalp ameliyatı için gün alınıyordu. Randevu alınamıyordu, devlet hastanelerinde kuyruklar vardı. Şimdi SSK’lılar, Bağkur’lular, aynı gün muayene olabiliyor, tahlilini yaptırıyor. Şu anda İngiltere’den daha iyi durumdayız. İngiltere’de bile birçok işlem için aylar sonrasına randevu verilirken, ülkemizde vatandaşın bu işlemleri aynı gün içinde yaptırabilme şansı var. ” diyen Baykara, örneğin MR veya Bilgisayarlı Tomografi tetkiki için aynı gün içerisinde randevu verildiğini söyledi. 200 bin kişinin özel sağlık kuruluşunda çalıştığına dikkat çeken Baykara, bu sayının önümüzdeki günlerde giderek azalacağını ve yeni hastane yatırımlarının neredeyse durma noktasına geldiğini belirtti. Yatırımcının bir hastane açmak için milyon dolarlar harcadıktan sonra hizmet vereceği hasta portföyünün ne olduğunu bilemez hale geldiğini ifade eden Baykara, “Bu sektör tamamen tıkandı. Önümüzdeki yıl birçok yer kapanacak. Oturan bir sistem vardı, herkes tüm hastanelerden faydalanıyordu. Serbest piyasa ekonomisine göre yapılıyordu. Hastanelerin devlet kontrolü altında ve etik ölçülerde çalışması gerekliliğini kimse tartışmıyor ancak vermiş olduğu hizmetin maliyetinin altında çalışmaya zorlanmasını kabul etmek mümkün değil” dedi.


13 Şubat 2009 Cuma

HER HEKİM BU HASTALIĞI BİLMELİ!

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Figen Gürakan, Lizozomal Depo Hastalıkarından olan Gaucher hastalığı Tip 1’e sıklıkla rastlandığını ve tedavinin çok pahalı olduğunu bildirdi.

Gaucher hastalığı, otozomal resesif geçişli olup asit ß-glukosidaz enzimi eksikliği sonucu meydana gelen ve glukoserebrosid birikimi ile karekterize lizozomal glikolipid depo hastalığıdır.
Gaucher hastalığı, primer santral sinir sistemi yokluğu Tip 1 ve varlığı Tip 2, Tip 3 olmak üzere üç klinik tipe ayrılmaktadır.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Figen Gürakan, “Tip 2 ve 3 Gaucher hastaları yaşamlarının ilk yılında, 3-5-10’nuncu veya en geç 20’li yaşlarda kaybediyorlar. Nörolojik bulgularla birlikte, yürüyebilen çocuğun yürümesi ve konuşması bozuluyor. O yaştan sonra zihinsel gerilikler, konuşma bozuklukları, nöbetler, ellerde titremeler, göz hareketlerinde bozulma gibi nörolojik olgular gözleniyor ve sonunda ölüm oluyor” dedi. Tip-2’de genelde ilk 2 yaşta ölümcül tablo gözlendiğini, Tip-3 ’de ise 20 yaşlarına ulaşabilen hastanın yine de kaybedildiğini söyleyen Prof. Dr. Gürakan, sadece Tip-1’de hastalığın kronik seyirli olduğunu ve hastalığın teşhisinin erken dönemden 60-70 yaşına kadar uzayabildiğine dikkat çekti.

“Farklı Branşlara Farklı Şikayetlerle Gidiliyor”
“Hastalarda enzim eksikliği nedeniyle lipidler hücrelerde ve organlarda depolanır. Depolanma makrofajların bulunduğu organlar karaciğer, dalak, kemik iliği ve beyindir. Beyindeki depolanmaya bağlı nörolojik bulgular ortaya çıkar. Tip-1’de beyinde depolanma olmamasına rağmen diğer organlarda depolanma var” diyen Prof. Dr. Gürakan, depolanmalara bağlı olarak karaciğer ve dalakta büyüme gözlendiğini vurguladı.
Depo hücrelerinin doldurduğu kemik iliği ileri derecede genişleyerek, çevresindeki kemiğe zarar verdiğini kaydeden Prof. Dr. Gürakan, zarar gören kemikte kronik ağrılar ortaya çıktığını ve zamanla kemiklerin kendiliğinden kırıldığını, bu bulgularla ortopedi ya da fizik tedavi rehabilitasyon uzmanlarına başvurulabildiğini söyledi. Hastaların farklı şikayetlerle farklı branşlara başvurduğunu bunların arasında karaciğer ve dalak büyümesi, siroz, portal hipertansiyon gibi belirtilere dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Gürakan, bazı hastaların kemik iliği iyi çalışmadığı için kan değerlerinin düşük çıkabileceğinin yanı sıra burun kanaması, peteşi ve ekimozlarla hastanın gelebildiği, hematoloji uzmanlarınca değerlendirildiği bilgisini verdi. Doğuma yatan hastanın trombositlerinin düşük olması ve doğum sırasında durdurulamayan kanamanın da bu hastalığın işaretleri arasında olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Gürakan, kadın doğumcuların da hastalıkla karşılaşabildiğini, her hekimin bu hastalığı iyi bir şekilde tanıması gerektiğinin altını çizdi.

Araştırma 1997’den Bu Yana Sürüyor
Pediatrik Gastroenteroloji bölümü ile ortak çalışan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Serap Emre, Lizozomal Depo Hastalıklarından olan Gaucher hastalığının mutasyon analizlerini yaptıklarını dile getirdi. Prof. Dr. Emre,” Glukoserebrosidaz geninde 200’den fazla mutasyon olduğunu açıklamıştır. Mutasyonlar sıklıkla, yanlış anlamlı, anlamsız, insersiyon, delesyon ve gen-pseudogen yeni düzenlenimleri şeklinde olmaktadır. Mutasyonların dağılımı toplumlarda farklılık göstermektedir. Tip1 Gaucher hastalığında, alellerinin yüzde 75’ inde N370S mutasyonu saptanmaktadır. Tip 2 ve Tip 3 Gaucher hastalığında ise sıklıkla L444P mutasyonu gözlenmektedir“ dedi.
“Anabilim dalımızda Gaucher hastalığı klinik tanısı alan ve enzim eksikliği saptanan yaklaşık 100 hasta da mutasyon analizi yapılmıştır. Hastalarda Tip 1 sıklıkla gözlenmektedir. Mutasyon analizleri sonucu en sıklıkla gözlenen mutasyonlar L444P , N370S, ve D409C olarak belirlenmiştir. Ayrıca hastalarımızda yeni L296V mutasyonu tanımlanmıştır. Hastalarımıza prenetal tanı ve postnatal tanı verilebilmektedir“ diyen Prof. Dr. Emre, hastalarda genotip/fenotip ilişkisi kurulabilmesi için fonksiyonel analizlerin yapılması gerektiğinin altını çizdi.

Gaucher hastalığına dünyada 15 yıldır uygulanan tedavinin, Türkiye’de son beş yıldır uygulandığını kaydeden Prof. Dr. Gürakan, “enzim replasman” tedavisi ile eksik olan enzimin yerine konduğunu söyledi. Sağlık Bakanlığının tedavi giderlerini karşıladığını, yakın dönemde yeşil kartlıların da buna dahil edileceğini belirten Prof. Dr. Gürakan, Tip-1 hastalarına 15 günde bir intravenöz infüzyon şeklinde tedavi uygulandığını ve bunun yaşam boyu uygulandığını dile getirdi. Her Gaucher hastasına intravenöz infüzyon uygulanmadığının üzerinde duran Prof. Dr. Gürakan, “Hastalığı hafif olan erişkinlere bu tip tedavi yerine ağızdan ilaç tedavisi uygulanabiliyor. Kemik bulguları oluşmadan enzime başlanırsa kemik hastalığından korunmak mümkün, ama kemik hastalığı gelişmiş kişilerde bile tedavi ile bulguların geri dönüşü olabiliyor. Tekerlekli sandalyeye bağımlı kişiler bile bu tedaviden sonra yıllar içerisinde işlerine dönebiliyorlar. Akraba evlilikleri önlenerek hasta bireylerin doğması önlenmelidir. Her hamilelikte 4’te 1 oranında karşılaşılan hastalık, amniosentez ile gebelik sırasında belirlenebiliyor. Preimplantasyon genetiği ile yakın gelecekte gerçekleşmesini umduğumuz, hastalıklı genlerin ayıklanarak sağlam çocuk doğmasını sağlamak” şeklinde konuştu.

12 Şubat 2009 Perşembe

TÜRKİYE’DE BİYOGÜVENLİK YASASI YOK

Ülkemizde yaygın olarak kullanılan Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların denetlenmesi ve zararları konusunda Biyologlar Birliği Derneği Genel Başkan Yardımcısı Sezer Toprak, basın açıklamalsında bulundu.

Biyologlar Birliği Derneği Genel Başkan Yardımcısı Sezer Toprak yaptığı basın açıklamasında Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO)'nun açılımı olan 'genetiği değiştirilmiş organizmalar hakkında bilgi verdi. Toprak, tarım, tıp, gıda gibi birçok alanda kullanıl GDO’lu ürünler hakkında şöyle konuştu: “GDO'lu bitkilerin tarla denemelerine ilk olarak 1985 yılında başlanmış olsa da, üretime geçilmesi 1996 yılını bulmuştur. Halen yapılmakta olan GDO’lu tarımın yüzde 99’u ABD, Kanada, Arjantin ve Çin’de gerçekleştirilmektedir. GDO’lu ürünlerin başında mısır, patates, soya, buğday, pamuk, domates, pirinç ve bazı balık türleri gelmektedir. Şu ana kadar, dünyada ekili alanların 67 milyon hektardan fazlasında GDO’lu tarım yapılmaktadır ve her geçen gün yeni tarım alanları eklenmektedir. GDO açlığa çözüm mü? Sorusuna cevap veren başta ABD olmak üzere, GDO’lu tarımın yaygınlaşmasını destekleyen ülkeler, tohum üretimi yapan uluslararası şirketler, transgenik tarımın dünyanın hızla artan nüfusunun açlık problemine çözüm olacağı gerekçesiyle savunuyor.”

Ülkemizde de Durum İç Açıcı Değil
GDO'lu tohumlarla ekimin yaygın yapılması, yasası ve yönetmeliği çıktığı için "Organik Tarımı" da tehdit ettiğine dikkat çeken Toprak, “Türkiye'de şu anda organik tarımı destekleme kanun ve yönetmeliği varken halen biyogüvenlik kanunu yoktur. Bu sebeple GDO tespiti yapılamıyor. Bu durumda, tohumun, toprağın, suyun temiz tutulabilmesi, GDO'lu yaygın ekimden dolayı risk altındadır. Bu şartlarda, gerçek manada organik tarımdan söz etmek ağırlığını kaybetmektedir. Bir test yapılsa o ürünlerin en az yarısı imha edilecek veya organik diye satılamayacak duruma gelebilir İzleme yok, denetleme yok, üstelik bunu yapabilecek beceri ve donanımda insan ve laboratuar da yok” dedi.

Biyogüvenlik Kurulu Oluşturulmalı
“Etkin bir biyogüvenlik kanunu ve biyogüvenlik kurulu bu anlamda bizim de ilk önceliğimiz olmalıdır. Kurullar biyologlar, gıda mühendisleri, ziraat mühendislerinden oluşmalıdır.
Devletin etkin ve yaygın denetim ve izleme görevi birincildir. Bu noktada halen ülkemizde bu testlerin yapılamaması büyük bir risk teşkil etmektedir. Gerek tedarik zinciri, gerekse üretim süreçleri içinde düzenli ve yetkin bir iç denetim, atılması gereken ilk adım olarak görülmektedir” diyen Toprak, ancak en ideal koşullarda görevini yapıyor da olsa devletin denetleyici rolü, bilgili ve ahlaklı üreticiler, seçme hakkı olan ve hakkını arayan tüketicilerle birlikte yetkin araştırmacıların varlığında amacına ulaşacağını belirtti.

GDO’da Phytoestrogen Bileşikleri Azalıyor
“1996 yılında, Brezilya kestanesinden ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünler, alerji yapması nedeniyle, marketlerden toplatılmıştır” diyen Toprak, “GDO'lu bitkilerde, yeni özellikler kazandırılırken, bitkinin orijinal yapısında bulunan bazı kalite öğelerinde önemli azalmalar olduğu tespit edilmiştir. Örneğin, kalp hastalıklarına ve kansere karşı önemli bir koruyucu madde olan "phytoestrogen" bileşiklerinin, klasiklere oranla, GDO'lu bitkilerde daha az olduğu bilinmektedir” dedi.

Toksik Maddeler Toprağa ve Suya Geçiyor
Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar, aktarılan yeni gen ürünlerini ve onlardan kaynaklanan sekonder metabolitleri içerdiğinden, potansiyel bir toksisiteye sahip olduğunu belirten Toprak, “Bu bitkilerin kalıntılarındaki toksik maddelerin toprağa ve suya geçtiğine ilişkin çok sayıda araştırma sonucu bulunmaktadır. Bu nedenle, toksinlerin diğer organizmaların besin zincirine katılmaları da söz konusudur. Bazı genlerin ürettiği endotoksinlerin toprakta 33 hafta kaldığı belirlenmiştir. Bitkilere kazandırılan yeni özellikler bu bitkilerin yaşadıkları çevredeki floranın bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitlilik kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengesinin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin yok olmasına neden olabilecektir” şeklinde konuştu.

11 Şubat 2009 Çarşamba

HAYATI DAHA İYİ YAŞAMAK İÇİN!

Birinci ve ikinci derece yanıklar ve trofik ülser oluşumlarında, yatak yaralarında tercih edilen AGNIGEL hakkında Sağlık Dergisine bilgi veren İnterset Total ith. ihr. ltd. şti Genel Müdürü Tunca Bilgiç, yaraların çabuk iyileşmesini sağlarken, enfeksiyonu bakteriostatik özelliğiyle önlediğini belirtti.
2001 yılından bu yana İnterset Total bünyesi altında, tek kullanımlık cerrahi örtü ve önlük üreten Total ith. ihr. ltd. şti. yeni bir grubu daha ürün portföyüne dahil etti. Disposable örtü ve önlük üretiminin yüzde 70’ini ihraç ettiklerini belirten İnterset Total ith. ihr. ltd. şti Genel Müdürü Tunca Bilgiç, 2009 yılından itibaren yara bakım konusunda da üretime başladıklarını hatırlattı.


Agnigel Yara Bakım Ürünü Üretiliyor
“Ürünü insan kaynaklarımızdan yararlanarak geliştirdik. Türkiye’de yalnızca firmamız tarafından üretilen ‘Agnigel’ yara bakım ürünümüz yurtiçi ve dünya pazarına aynı anda sunuldu” diyen Bilgiç, bu ürün gruplarını yurt dışında büyük ilgi ve beğeni gördüğünü dile getirdi. “Ülkemizde de yara bakım ürünleri pazarının giderek genişlemesine paralel olarak taleplerle karşılaşmaktayız” şeklinde konuşan Bilgiç, dünyada az sayıda üreticisi bulunan Hydrogel dressing’leri Türkiye’de üreterek, ithalatın daraltılması ve yeni bir ihracat kaleminin yaratılmasının ülke ekonomisine katkı sağlayacağına dikkat çekti.

Agnigel, Yarada Granülizasyon Ve Epidermis Oluşumunu Hızlandırır
“Agnigel’de hedefimiz 2010 yılı sonuna kadar Türkiye’de ve yurt dışında tanınmış, tercih edilen güvenilir bir marka olabilmektir” diyen Bilgiç, ürünün birinci ve ikinci derece yanıklarda, trofik ülser oluşumlarında, yatak yaralarında ve nemin elverişli olduğu bütün deri yaralarında tercih edileceğini söyledi. Bilgiç, ürünün avantajlarını şöyle sıraladı: “Yanma hissini sürekli soğuk algılatma yöntemi ile dindirir, hastaya rahatlık verir ve şeffaflığı sayesinde yaranın gözlenebilmesini sağlar. Yeni deri oluşumu için nemli ortam hazırlar. Steril ve homojen yapısı sayesinde dış kaynaklı bakteri geçişine izin vermez, bariyer oluşturur. Aşırı büyük yara kabuğu oluşumunu engeller. Toksik ve alerjik reaksiyon göstermez. Yüzde 100 bakteriostatik özelliktedir. Yarada granülizasyon ve epidermis oluşumunu hızlandırır.”


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...