19 Kasım 2008 Çarşamba

SGK, KATKI PAYI İÇİN UYARDI

20-24 Ekim tarihleri arasında SGK il sağlık müdürleri Kızılcahamam’da yapılan bilgilendirme toplantısında yenilikler ve yapılacaklar konuşulduğunu dile getiren SGK Başkan Vekili Fatih Acar, “Kişi muayene olduğu anda sistem otomatik olarak katkı payını da kaydediyor. Reçetenin tekrar sağlık ocağı veya aile hekimine yazdırılması kişiyi bu payı ödemekten alıkoymuyor” dedi.

20-24 Ekim tarihleri arasında SGK il sağlık müdürleri Kızılcahamam’da yapılan bilgilendirme toplantısında bir araya geldi. Toplantı “Bilgi Paylaşım ve Eğitim” başlığı altında yapıldı. Beş gün süren toplantının açılış konuşmasını yapan SGK Başkan Vekili Fatih Acar, “Türkiye’nin 20-30 yıldır gerçekleştiremediği bir reformun hayata geçirilmesinde kurumumuz önemli rol oynuyor. Uzun süren tartışmalardan sonra hayata geçirmeye çalıştığımız son yılların en önemli reformunu hazırladık. Bunun yasalaşmış olması kadar yasanın hayata geçmiş olması da önemli. Yasaları yapabilirsiniz ama uygularken ciddi sıkıntılar yaşarsanız yasanın başarı olması mümkün değil. Bize tarihi bir görev düşüyor, ağır bir sorumluluğun altına girdik. 81 il müdürü ile birebir görüşülerek, performanslarını ve sorunlarını paylaşacağım.” dedi. Kurum olarak iki temel hedefleri olduğunu söyleyen Acar, bunlardan birinin etkin verimli çalışan şeffaf bir kamu idaresi oluşturmak ve diğerinin vatandaş odaklı kamu idareciliğini kuruma tesis etmek olduğunu söyledi.

Katkı Payı Düzenleme Getirecek
Gelişmiş ülkelerde katılım payı uygulamasının varlığını vurgulayan Acar, “Özellikle 1 Ekim’den itibaren sağlık harcamalarını arttıracak uygulamaya başlamış olduk. 18 yaşın altında vatansız ve sığınmacılar dahil kapsama aldık. Bunun yanı sıra sürdürülebilirliği de sağlamak zorundayız. İnsanların istediği gibi ‘Ben özel hastaneye gidiyorum veya üniversite hastanesine gidiyorum’ dememesi lazım. Gidiyorsa da bir katılım payı ödemeli. Gereksiz yere üniversite ve devlet hastanelerinde yığılmaları önlemek gerekiyor. Ciddi rahatsızlığı olan insanların tetkik ve tahlillerini daha rahat yaptırabilmelerini sağlamalıyız. Uygulamanın kontrolünü sağlamak için de aile hekimliği ve katılım payının getirildi” dedi.


Katılım Payı Zamanında Ödenmeli
Aile hekimliğine geçiş döneminde öncelikle 4 ilde pilot uygulamaya geçtiklerini dile getiren Acar, 1 Ocaktan itibaren 19 ilde uygulamaya geçileceğini kaydetti. Birinci basamak sağlık kuruluşlarında katılım payı alınmadığını işaret eden Acar, 2. -3. basamak sağlık kuruluşlarında ve özel hastanelerde vatandaşların muayene olduğunda eczanelere katılım payı vermesi gerektiğini belirtti. Muayene olduktan sonra eczaneden ilaç alınırken ödendiğini söyleyen Acar, “Katılım payı ödememek için reçetesini sağlık ocağına veya aile hekimi bulunan yerlerde aile hekimine yazdırmak suretiyle eczaneden o reçeteyle ilacını alabiliyor. Bu durumda katılım payından kurtulmuş olmuyoruz. Katılım payında kişi muayene olduğunda sistem otomatik olarak yazıyor. Dolayısıyla bir sonraki muayeneye gittiğinde biriken katılım payı hesabı karşısına çıkabilir. Buna dikkat edilmeli” dedi.

İstisnai Hizmetler Kapması Genişletilecek
2009 yılı Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) ile ilgili hazırlıklarını sürdürdüklerini söyleyen Acar, istisnai sağlık hizmetlerinin kapsamının genişletileceğini, neleri kapsayacağı, kısıtlayıcı kuralları gibi konuları bu süre zarfında değerlendireceklerini belirtti. Amaçlarının sosyal taraflarla görüşüp onların da görüşü doğrultusunda oluşturulacağını kaydeden Acar, sosyal güvenlikle ilgili eğitim programlarının sürdüğünü, reformun neler getirdiği konusunda halkı bilinçlendirmek amacıyla televizyonlarda da program yapılacağını söyledi.

SGK Binalarında Yenilenme Dönemi
SGK’nın toplam 26.2 katrilyonluk prim alacağı olduğunu belirten Acar, “23 katrilyonluk kısmının yeniden yapılandırılarak devlet kasasına 14 buçuk katrilyon lira girecek 2009 yılı yenilenme dönemi olacak; kurumun hizmet binaları değişecek. Çok eski, temiz olmayan ortamlarda hizmet veren binalara sahibiz. 2008 ve 2009 yılları yenileyeceğimiz bir dönem olacak. TOKİ ile yapacağımız anlaşma çerçevesinde birçok hizmet binamız yeniden inşa edilecek. 30 bin üzerinde nüfusu olan yerlerde SGK merkezleri açılacak ve bunun için şimdilerde personel planlaması yapılıyor” dedi.

Diğer Ülkelerde Katılım Payı Oranları
SGK’dan yapılan açıklamada, 1 Ekim öncesinde SSK’da 1 ile 2 YTL, Bağ-Kur’da 1.5 YTL ile 3 YTL arasında, Emekli Sandığı emeklilerinde ise 2 YTL katılım payı uygulandığı hatırlatıldı. SUT ile birinci basamak sağlık tesislerindeki (sağlık ocakları ve aile hekimleri) muayene ve tedavilerde katılım payı alınmaması esas alındı. Birinci basamak sağlık tesisleri dışında kalan diğer sağlık tesislerinde katılım payı uygulamasına devam edilmekle birlikte katılım payı tutarları Fiyatlandırma Komisyonunca yeniden belirlendi. Buna göre, ikinci basamak kamu sağlık kurumlarında 3 YTL, eğitim ve araştırma hastanelerinde 4 YTL, üniversite hastanelerinde 6 YTL ve özel sağlık kurum ve kuruluşlarında 10 YTL olarak belirlendi.

Ayakta tedavi katılım payı yönünden diğer ülkelerde tablo şöyle: Almanya – 10 avro (her ödeme 3 ay geçerli), Avusturya - yıllık 10 avro ve tedavi bedelinin yüzde 20’si, Belçika - tedavi bedelinin yüzde 25’i, Finlandiya - yıllık 22 avro ve hastaneye her gidişte 22 avro, Fransa - tedavi bedelinin yüzde 30’u ve taban fiyat, İsveç - 11-22 avro, İsviçre - yıllık 194 avro ve yüzde 10, Portekiz - 2-6,1 avro, Yunanistan - 6,46 avro, sevksiz giderse tedavi bedelinin yüzde 20’si.


SUT’taki Kısıtlayıcı Tedbirler
SUT ile birlikte bazı kısıtlayıcı tedbirler de uygulamaya geçiyor. Acil haller hariç olmak üzere, aynı hastalık nedeniyle (aynı dala başvurularda) muayene ücreti 10 gün içinde tekrar ödenmeyecek. Aynı sağlık kurumuna gün içinde birden fazla dalda yapılacak başvurularda yalnız muayene ücretleri ödenecek. Ayaktan tedavilerde, “Tanıya Dayalı İşlemler” için sadece listede belirlenen fiyat ödenecek. Böylelikle, ilk muayenenin ardından talep edilen tetkikleri yaptırmak amacıyla takip eden günlerde tekrar gelen hasta için hastaneye tekrar muayene ücreti ödenmeyecek. 222 adet radyoloji ağırlıklı tetkikin (MR, tomografi, sintigrafi, vb.) gereksiz tekrarını engellemek üzere, acil ve tıbbi gereklilik halleri hariç, 1 ay ile 6 ay arasında değişen süre sınırlamaları getirilecek. Bu tetkiklerin gerekliliği ile ilgili süreler Hacettepe Üniversitesi ile birlikte yapılan çalışmalar neticesinde belirlenecek. Şimdiye kadar, yeni MR çektirmiş bir hasta başka bir hastaneye gittiğinde, bu hizmeti başka bir sağlık kuruluşundan alıp almadığı görülememekteydi; bundan sonra elektronik provizyon sistemiyle hastaya yapılmış tetkikler görülebilecek.

Tedbirle, sezaryen ve katarakt ameliyatlarıyla ilgili fiyat düzenlemeleri de yapıldı. 675 YTL olan sezaryen ameliyatının fiyatı düşürülerek 450 YTL, 250 YTL olan normal doğum işleminin fiyatı artırılarak 400 YTL olarak düzenlendi. Maliyet hesaplamaları sonuçlarına göre yapılan değerlendirmeyle, anestezi uygulanmadan FAKO ile yapılan katarakt ameliyatında fiyat 686.5 YTL’den, 350 YTL’ye indirilmiş, anestezi uygulanan FAKO ile yapılan ameliyatlarda ise 650 YTL ödenmeye devam edilecek. Ayrıca başta organ nakli ve kanser cerrahisi ameliyatlarının bulunduğu A Grubu’ndaki 185 adet cerrahi işlemlerin her birine ödenecek tutarlar yüzde 35-40’lara varan oranlarda artırıldı.

18 Kasım 2008 Salı

CANLI YAYINLA ORTOPEDİ TOPLANTISI

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Mezuniyet sonrası eğitim etkinliği çerçevesinde düzenlenen Ortopedi Günleri, 10-11 Ekim tarihleri arasında Ankara Sheraton Hotel’de panel, konferans, video ve vaka sunuları ile gerçekleştirildi.
Bu yıl ilki gerçekleştirilen Ortopedi Günleri-2008, 10-11 Ekim tarihleri arasında Ankara Sheraton Hotel’de büyük ilgi gördü. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde gerçekleşen ameliyatı canlı yayında izleyen salondaki katılımcılar, ameliyathaneye soru yöneltme şansı yakaladılar.

Kongre Başkanı Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ertan Mergen, “Prof. Dr. Avni Duraman anısına gerçekleştirilen toplantının amacı; özellikle araştırma görevlileri ve yeni uzmanların görmedikleri olguları hem canlı ameliyatlarla izletmek hem de anlatmak” dedi. Ülkemizdeki her eğitim hastanesinde her ameliyatın yapılmadığının üzerinde duran Prof. Dr. Mergen, kendi kliniklerinde ortopedinin her dalında uğraşan uzmanlar olduğunu kaydetti. Kalça protez cerrahisi, tümör, travma, artroskopi, diz protezi, omuz ameliyatları ve vertebra cerrahisi ameliyatlarının canlı yayınla gösterildiğini dile getiren Prof. Dr. Mergen, tüm Türkiye’ye açık bir katılımla gerçekleştiğini söyledi.


Prof. Dr. Mergen, konuşmacıların büyük çoğunluğunun Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyeleri tarafından gerçekleştiğinin üzerinde durarak çok sık yapılan ameliyatların görsel olarak anlatılmasının tercih edildiğini her ortopedistin en azından bilmesi gereken ameliyatlar olduğunu kaydetti. Prof. Dr. Mergen, her ortopedistin her konuyu çok iyi bilmesinden ziyade hangi konuda ne yapıldığını, nerde yapıldığını bilmesinin şart olduğunu söyleyerek, birçok eğitim hastanesinde yumuşak doku tümör cerrahisinin yapılmadığını ancak kendi anabilim dallarında bu branşlarda çalışan öğretim üyelerinin olduğunu ifade etti. Bu vakalarla ilgilenenlerin deneyimlerinin çok olduğunu anlatan Prof. Dr. Mergen, “Anadolu’daki bir hekimin kemik tümörü ile karşılaştığında, bu tip operasyonların yapılabildiği yerlerden birinin de Ankara Tıp Fakültesinin olduğunu öğreniyor. O vakayı yönlendiriyor” şeklinde konuştu.


Ortopedi de Son Gelişmeler KonuşulduCanlı ameliyatı yapan ve izleyenler arasında uydu yardımıyla canlı bağlantı sağlanarak toplantının interaktif olarak düzenlenmesi ile daha da güzelleştiğini dile getiren Kongre Sekreteri Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Erdemli kongre hakkında şöyle konuştu:“Meslektaşlarımızın günlük pratikte akıllarına takılan sorularının direk canlı yayın sırasında ameliyatı yapan cerraha sorup cevap alabilmesi alışıldık bir format değil. Dolayısıyla genç asistan ve uzman arkadaşların eğitimi açısından kaçırmamaları gereken bir fırsat. Öğlenden sonraki oturumlarda ise canlı yayında gerçekleştirilen ameliyatlarla ilgili güncel yaklaşımlar, cerrahi püf noktalar ve de en sık karşılaşılan komplikasyonlar tecrübeli uzmanlarla birlikte tartışılmıştır. Önümüzdeki senelerde devam edecek olan bu toplantının, bir bölümü de hemşireler için yapılacak. Bu ise ülkemizde hemşire eğitimi açısından düzenlenecek ilk uygulamalı kurs olacaktır. Toplantıya katılımcı sayısının 140-150 olmasının nedeni ulusal kongreden farklı olarak daha seçilmiş gruplara yönelik olmasından geliyor. Böylece yeni yetişen uzmanlar, uzmanlık eğitimi sırasında gördüklerini başka bir perspektiften görerek, yetiştikleri klinikten başka yerlerde neler yapıldığını öğreniyorlar. Mesela kalça protezi ameliyatı çok sık yapılan bir girişim ve başarı şansı yüzde 95,ancak hatalı yapılırsa aynı oranda da başarısız olabiliyor.”


Kalça Artroplastisi Sonrası Ölümcül Sorun
Tüm ortopedistlerin davet edildiği toplantıda Prof. Dr. Bülent Erdemli “Kalça Artroplastisi Sonrası Ölümcül Sorun” başlıklı sunumunda şunların üzerinde durdu:



*Venöz Trombo Embolizm(VTE) ; major sağlık problemi ,morbid-(DVT), mortal-(Pulmoner emboli) seyredebiliyor. Önlenebilir bir komplikasyon ,o nedenle profilaksi tartışılmaz bir stratejidir.

*Kompleks ve major bir problem,2 milyon Derin ven trombozu/yılda(DVT), total eklem replasmanında profilaksi yapılmıyorsa yüzde 40-60 DVT gelişiyor. Tüm hastane ölümlerinin yaklaşık yüzde 10-17’si PE ve ABD’de yılda 200 binden fazla hastanın ölüm sebebi Pulmoner emboli olmaktadır.



Neden uzun dönem profilaksi yapılmalı konusunda ise Prof.Dr.Bülent Erdemli şunları söyledi: “Hasta taburcu olduktan sonra VTE riski devam eder. Atroplasti sonrası tromboembolitik olayların çoğu hastaneden taburcu edildikten sonra oluşur. VTE gelişme olasılığı, diz atroplastisi sonrası gelişen semptomatik venöz trombüslerin yüzde 50’si ve kalça atroplasti geçirenlerin üçte ikisi hasta taburcu edildikten iki hafta sonra oluşur. VTE problemleri, total kalça replasmanı sonrasında hastaneye yeniden yatırılma sebepleri içerisinde en sık olarak bulunmuştur. Ayrıca klavuzlar özellikle kalça protezi, diz protezi ve kalça kırığı cerrahisi geçiren hastalarda uzun dönem profilaksi yapılmasını önermektedir.”

17 Kasım 2008 Pazartesi

ASETABULUM KIRIKLARINDA USTA


Uzun yıllardır asetabulum kırıkları üzerinde klinik çalışmalarını sürdüren Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Arazi, bu kırıkların cerrahi tedavisinin zor olması nedeniyle çok fazla müdahale edilmediğine dikkat çekti.

Uyluk kemiği başının, kalça eklemini yaptığı eklem çukuruna ‘Asetabulum’ denildiğini dile getiren Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Arazi, bu bölgede meydana gelen kırıkların tedavisinin çok zor olduğunu ve genellikle cerrahi tedaviden sakınıldığını kaydetti. Dr. Arazi, bu nedenle çoğu kez ameliyatsız tedavi yöntemlerin tercih edildiğini, bunların da sıklıkla uzun dönem sonuçlarının istenildiği gibi olmadığına dikkat çekti.

“Vücudun en büyük eklemi olan kalça ekleminin önemli bir parçası olan ve yük taşıyan çatı görevi yapan asetabulumun kırılması sonucu ciddi yaralanmalar ortaya çıkmaktadır. Damar ve sinir yönünden yoğun olan bu bölgede cerrahi tedavinin diğer kemik kırıklarında olduğu kadar kolaylıkla yapılamıyor” diyen Prof. Dr. Arazi, kırıkların zaman zaman kendi haline bırakıldığını, etkin tedavi edilmeyen kırıkların ilerleyen süreçte hastalar için daha ağır bir tedavi süreci oluşturduğunu ve sıklıkla kalça protez cerrahisine gidildiğini kaydetti. Özellikle genç hastalarda başarılı ameliyat yapılmasının çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Arazi, kırıkların anatomik olarak düzgün tutturulması üzerine çalışmalarını sürdürdüğünü, ancak ülkemizde ve dünyada zor bir teknik olduğu için bu tip ameliyatların yaygın olarak yapılamadığına dikkat çekti.

Prof. Dr. Arazi, “Genellikle uzun kemiklerde görülen ayrılmış kırıkların ameliyat ile tespit edilmesi nispeten kolaydır. Çünkü bu bölgelerde çoğu kez damar, sinir gibi dokulardan uzak çalışırsınız, ayrıca kaslar da size engel olmaz. İşte pelvis ve asetabulum bölgesinde tüm bu yapılar bize çeşitli şekillerde engel oluşturmaktadır. Ayrılmış kırığın tekrar eski haline getirilmesi kolay olmamaktadır. Ayrıca kırık parçalarını birleştirmek için kullandığımız plak vida gibi tespit araçlarını yerleştirirken de çok dikkatli olmamız gerekmektedir. Vidalar damar ve sinirlere ve eklem yüzü gibi hassas dokulara zarar verebilir. Kötü yapılan tespitler de kısa sürede başarısız klinik sonuçlara neden olmaktadır. Bence ameliyatın püf noktası, kırıkların ameliyat öncesi çekilen röntgen grafilerinden iyi okunup anlaşılmasıdır. Doğru kırık tanımlaması yaparsanız doğru yerden kırığa ulaşma şansınız olur. Çünkü eğer doğru cerrahi kesi seçilmezse ameliyatta ciddi sıkıntılarla karşılaşabiliriz. Bu kırıkları doğru tanımak da uzun zaman almakta ve ciddi bir öğrenme eğrisi gerekmektedir. Hedeflenen anatomik tespit olduğu için öncelikle kırığın doğru anlaşılması ve buna uygun cerrahi kesi seçilmesi ve nazik cerrahi tedavi başarının anahtarlarıdır” dedi.

En Kötü Kırık Çıkık Tipleri Motor Bisiklet Yaralanmalarında
Asetabulum ve pelvis kırıklarına olan ilgisinin asistanlığının ilk yıllarına yani 1990’lı yıllara kadar dayandığını ifade eden Prof. Dr. Arazi, “O yıllarda Prof. Dr. Abdurrahman Kutlu bu alana olan merakımı fark edip, desteklemiştir. Yani o yıllardan beri pelvis ve asetabulum-kalça bölgesi cerrahisine karşı ilgim yıllar geçtikçe artarak devam etmiştir. Bu bölge travmalarının oldukça zor olduğunu ve tedavide biraz geri kaldığımızı fark ettim. Bu konu üzerinde çalıştım, şu anda Selçuk Üniversitesi bünyesindeki kliniğimiz, Konya ve çevresinde Ortopedi ve Travmatoloji alanında değişik alt branşlarıyla referans bir klinik haline gelmiştir. Asetabulum ve pelvis kırıkları çoğu kez genç hastalarda ve yüksek enerjili yaralanmalarla olmaktadır. Bu hastalarda çoğunlukla neden trafik kazaları oluyor. Özellikle motor bisiklet kazaları, ciddi kas iskelet yaralanmalarına neden oluyor. Ayrıca yüksekten düşmeler ve deprem gibi doğal afetler de bu ciddi yaralanmalara neden olmaktadır” dedi.

Yurtdışında da Sınırlı Merkezlerde Uygulanıyor
Prof. Dr. Arazi, amacının böylesine ciddi yaralanmalı hastaların tedavi kalitesini arttırmak olduğunu dile getirerek kendi deneyim ve becerisini arttırırken, farklı toplantı ve kurslarda bilgi alışverişinde bulunulduğunu kaydetti. Bu konuyla ilgili ilk ödülünü 2001 yılında ‘Acta Orthopaedica Traumatologica Turcica’ dergisi tarafından “En iyi 2. klinik araştırma ödülü” olarak aldığını belirten Prof. Dr. Arazi, 6 yıllık sonuçlarını 2003 yılı Ulusal Ortopedi ve Travmatoloji kongresinde sözel bildiri olarak sunduğunu ve bu toplantıda çalışmanın travma dalında en iyi sözel bildiri ödülü aldığını belirtti. Rodos ve Selanik’te değişik toplantılarda ve yurt içinde çok sayıda kongre ve kurslarda Asetabulum kırıkları ile ilgili çalışmalarının sonuçlarını sunduklarını bildiren Prof. Dr. Arazi, çalışmadan beklediklerini elde ettiklerini ve çalışmalarının hızla devam ettiğini vurguladı.

Prof. Dr. Arazi, “Yurtdışında da sınırlı merkezde ve sınırlı cerrah tarafından uygulanan, ülkemizde ise daha sınırlı olarak uygulanan bu cerrahi tekniği, ciddi anlamda ilk uygulayanlardan olduk. Teknikte son yıllarda hem ülkemizde ve hem de dünyada biraz daha fazla cerrah tarafından uygulanır hale gelmiştir. Zor görünen teknik ile deneyimimiz arttı, komplikasyon oranlarımız daha da azaldı. Özellikle genç hastalarımızın kalça eklemlerini daha çok kurtarır olduk. Bizim deneyimimiz artması ve bilgi becerilerimizi diğer meslektaşlarımız ile paylaşmamız sayesinde de ülkemizde bu işi başarıyla ve tekniğine tam uygun olarak yapan cerrahlarımızın sayısını daha da artması en büyük dileğimizdir” şeklinde konuştu.

Prof. Dr. Arazi Hakkında
1967 yılında Ankara’da doğan Prof. Dr. Arazi, lise eğitimini Ankara’da tamamladıktan sonra Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesinde tıp eğitimine başladı. Aynı fakültede sırasıyla 1990’da tıp doktoru, 1995’de Ortopedi ve Travmatoloji uzmanı olan Prof. Dr. Arazi, 2000 yılında Doçent olurken, 2006 yılında Profesör unvanını aldı. Kanada, ABD ve Fransa’da akademik çalışmalarda bulundu. Halen Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesinde Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olarak çalışan Dr. Arazi, aynı zamanda Türk Ortopedi ve Travmatoloji Eğitim Konseyi ve Ortopedik Travma Şubesi derneklerinin genel sekreterlik görevlerini devam ettirmektedir.






32 yaşındaki bayan hastanın sol kalçasında ciddi bir asetabulum kırığı ve eklemde çıkık mevcut (1), Ameliyattan sonra başarılı bir kırık düzeltilmesi ve tesbiti sağlanmış (2), aynı hastanın 7 yıl sonraki kalça grafisinde, kırığın tamamen sorunsuz iyileştiği, kalça ekleminde kireçlenme türü bir bozulmanın hiç görülmediği dikkat çekiyor (3). Model kemik üzerinde, asetabulum arka duvarındaki parçalı kırık ve kalça eklemindeki çıkığın (4), önce redüksiyonu (5), duvar parçalarının vida ile tespiti (6), en son olarak da arka duvarın destek plağı ile güçlendirilmesi görülüyor (7).

15 Kasım 2008 Cumartesi

KARDİYOLOGLAR KONGREDE BULUŞTU

24. Ulusal Kardiyoloji Kongresi 24-27 Ekim tarihleri arasında WOW Convention Center İstanbul’da yoğun katılım ile gerçekleşti. Kongre hakkında Sağlık dergisine bilgi veren Türk Kardiyoloji Derneği Başkanı Dr. Çetin Erol, dernekleri bünyesinde birçok bilimsel araştırmanın yanı sıra halkı bilgilendirme çalışmaları da yaptıklarını söyledi.

Bu yıl yirmi dördüncüsü yapılan Ulusal Kardiyoloji Kongresinin24-27 Ekim tarihleri arasında WOW Convention Center İstanbul’da gerçekleşti. Kongrede ‘sempozyumlar’, ‘Güncelleme Toplantıları’, Karşıt Görüş’ ve ‘Nasıl Yapalım’ oturumları ile kalp-damar hastalıkları ile ilgili son bilgileri güncelleme ve tartışma imkanı bulacağız. “Kardiyolojide zor olgular” oturumları ile klinik uygulamada karşılaştığımız zorlukları hep beraber paylaşıp çözüm yolu arandı. “Görüntülü İnteraktif Kurslar” ile bilginin yanı sıra beceri de geliştirildi. Katılımcıları yaygınlaşan aile hekimliği uygulamasının doğurduğu ihtiyacı karşılamak için salondaki oturumların tümünü “Günlük uygulamada kardiyoloji” şeklinde düzenlendi. Bu toplantılar ile kalp-damar hastalıkları ile ilgili güncel temel bilgileri günlük pratiğe yönelik vermek, böylece pratiği son uygulamalara göre şekillendirildi.


Yurtdışından İlgi Büyük
Türk Kardiyoloji Derneği’nin bilimsel aktivitesinin en üst noktası olan ve geleneksel olarak her yıl yapılan kongrede Dünya ve Türkiye’deki Kardiyoloji alanındaki gelişmeler araştırmalar, çalışmalar ve bilgi yenilenmelerinin sunulduğunu belirten Türk Kardiyoloji Derneği Başkanı Dr. Çetin Erol, “Öncelikle kendi üyelerimiz olmak üzere kardiyoloji uzmanları, asistanları ve kardiyoloji ile ilgilenen her türlü branştaki hekimlere günlük pratik hayatlarında kullanabilecekleri bilgilerin yanında üst düzeyde bilimsel bilgiler verilmeye çalışılıyor. Katılımcı sayısı 4 bin olduğu geniş katılımlı bir toplantıdır. 11 yıldır Antalya’da yapılan kongreyi bu sene İstanbul’a taşıdık. Önümüzdeki yıl 25. kongremizi düzenleyeceğiz ki ‘Gümüş yıl’ olarak İstanbul’da yapılacak. Uluslararası alana açılma yönünden de İstanbul’u tercih ettik. Yurtdışından en az 150 kadar katılımcı ve 60’ın üzerinde bildiri var. 14 tane uluslar arası derneğin başkanı, Avrupa Kardiyoloji Derneğinin Başkanı ve Genel Sekreteri de katıldı. Avrasya ülkelerinin bütün temsilcilerinin yanı sıra Kosova devlet olduktan sonra katıldığı bu toplantı ile bilim dünyasına adım attı. Birçok Avrupa ülkesi ile ortak toplantımız var, buradan sonra Yunanistan’ın Kardiyoloji Kongresi’ne 14 Türk Kardiyologu olarak katılacağız” dedi.


‘HAPPY’ İle Kalp Yetmezliği Rakamları
“Hem yurtdışı yayınlarına hem kendi içimizdeki yayınlara hem de yapılacak çalışmalara ödül veriyoruz. Çalışmalardan hazırlanmış projelere ödül veriyoruz ayrıca dernek olarak çok büyük projelere imza atıyoruz. Mesela bu toplantıda açıklanacak ‘Türkiye’den epidemiyolojik veri: HAPPY’ Türkiye’deki kalp yetmezliğine ait ilk rakamlardır. Kendi rakamlarımızı kullanacağız, kalp yetmezliği kalp hastalıkları sonucunda ortaya çıkan çok ciddi bir durumdur. Türkiye’de 2-3 milyon arasında kalp yetersizliği olan kişi bulunuyor. Bu veriler benzer ülkelerden ve dünya ortalamasından üç kat daha fazladır. 2009’un sonunda bitecek çalışmanın ilk verilerine göre belirlenen 4 milyon kişinin arasında 1-1,5 milyon kişi günlük işlerini yapamayacak çok ciddi yetersizliğe sahip durumda ve ciddi tedaviye ihtiyacı olan hastalar. Yaklaşık 2,5 milyon kişi ise yüksek tansiyon hastası, kalp krizi geçirmiş, aşırı şişman ve uygun tedavi olmayan kişiler. Türkiye genelini kapsayan ve 23 ilde Türkiye’yi temsil eden 35 yaş üzerindeki 4 bin 500 kişiden örnekler alınarak bu veriler saptandı” diyen Dr. Erol, Türkiye’nin bugüne kadar kendi rakamlarının olmadığını ancak bu çalışma sonucunda sağlıklı bir verinin oluştuğunu belirtti.

"Kalbini Sev Kırmızı Giy"
Derneğin 10 tane çalışma grubu olduğunu dile getiren Dr. Erol, çalışma gruplarının kendilerine ait bilimsel toplantılarının yanı sıra halkı bilinçlendirmeye yönelik kampanyalarda düzenlediklerini kaydetti. “Türkiye ve Dünyada kalp hastalıkları birinci dereceden ölüm nedenidir.3 yıldır devam eden 12/8 isimli hipertansiyon, ‘Kalbini koru içinde sevdiklerin var’ kampanyalarının yanı sıra, Avrupa Kalp Sağlığı projesinde bir katkımız var. Sağlık Bakanlığı ile ortak ‘Ulusal kalp sağlığı politikası’ adı altında kılavuz hazırladık. ‘Kalbini sev kırmızı giy’ kampanyasını başlattık ki bunların hepsinin amacı halkı bilinçlendirerek önlem almak. Ama asıl amacımız çocukluktan başlayarak herkesin yaşam şeklini değiştirmek, sağlıklı beslenme, daha iyi hareket etme, kilo almama, sigara içmeme gibi hayati anlamdaki önlemleri aldırmak. Sağlık Bakanlığının ve derneklerin gayretleriyle çok ciddi bir karara imza atıldı” diyen Dr. Erol, tüm kapalı alanlarda sigara içme yasağının dışında gıda ve diğer faktörlerde de önlemlerin alınması gayreti içerisinde olduklarını ifade etti.

14 Kasım 2008 Cuma

HÜCRENİN POSTACISI, G PROTEİNİ

Uzun yıllardır G proteini üzerine çalışmalarını sürdüren Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ongun Onaran, hücreler arası iletişimin nasıl bir yol izlediği üzerine hem teorik hem de deneysel çalışmalar sürdürdüklerini kaydetti.

Hücre membranında reseptör ile efektör arasındaki sinyal aktarımı G proteini tarafından yapılır. G proteini ile kenetli reseptörler çeşitli kimyasal sinyalleri tanıyan büyük bir membran proteini ailesidir. Hücreler arasında kimyasal sinyallerin algılanması üzerine çalışmalarını sürdüren Prof. Dr. Ongun Onaran, hücre membran reseptörleri içinde yer alan G protein reseptörlerinde sinyal iletimi mekanizmasını moleküler düzeyde incelediklerini dile getirdi. Prof. Dr. Onaran, “Hücre membranında yerleşmiş reseptörlerden nörotransmitter, hormon ve otokoid reseptörlerinin çoğu bu gruba giriyor. Örneğin adrenalin, serotonin, dopamin, asetilkolin, prostaglandin, GABA, histamin, kolesistokinin, kemokin reseptörlerinin neredeyse tümü bu aileden. Bu reseptörlerin sinyal iletimindeki bilinen rolleri dışında çeşitli virüslerin de, örneğin HIV virüsü gibi, hücre içine girmek için bu reseptörlerden yararlandığı son yıllarda anlaşıldı” dedi.

İlaçların Yüzde 60-70’i G Proteinine Kenetli Reseptörleri hedefliyor
Hücre membranında iyon kanalı ya da enzim gibi çalışan reseptörlerin yanı sıra G proteinine kenetli reseptörlerin bulunduğunu kaydeden Prof. Dr. Onaran, G proteinine bağlı reseptörlerin ortak tarafının, tek bir zincir protein oluşmaları ve 7 tane transmembran alfa helix yapısı içermeleri olduğunu ifade etti. Prof. Dr. Onaran, ”Membran sinyal iletiminde bu reseptörler agonistleri tarafından veya kimyasal haberciler tarafından uyarıldığı zaman, hücrenin içinde zarda kendisine yakın bulunan G proteinini uyarıyor, o da sinyali ikinci habercilere kadar iletiyor ve bu sinyal yayılıyor, böylece hücre dışarıdan gelen uyarıya cevap veriyor. Bu kimyasal sinyaller organizmadaki hücrelerin, dokuların ve organların belli bir koordinasyon içinde çalışmasını sağlayan en önemli faktördür. Dolayısıyla, bugün piyasa da kullanılan ilaçların yüzde 60-70’i G proteinine kenetli reseptörleri hedefliyor olması rastlantı değildir ” şeklinde konuştu. Organizmanın hücreler arası iletişiminin küçük bir bölümünün nöronal yolla, önemli bir kısmının ise kimyasal yolla sağlandığını belirten Prof. Dr. Onaran, bu sinyal şebekesinin iyi anlaşılmasının organizmanın fizyolojik bütünlüğünün anlaşılması bakımından önemli olduğunu vurguladı. Bu iletişim ağına kontrollü müdahale edildiğinde istenen değişiklikleri elde etme imkanı sağlandığını anlatan Prof. Dr. Onaran sözlerine şöyle devam etti: “Bu mesajların anlamını, hedeflerini, işleniş mekanizmalarını iyi bilir isek, onları taklit ederek, değiştirerek ya da yönlendirerek organizmanın fizyolojik bütünlüğüne kontrollü ve bilinçli bir müdahale yapmış oluruz. Temel farmakolojinin de amacı budur; organizma denen özde kimyasal makineyi iyi tanıyıp makinenin neresine ne yapıldığı zaman nasıl cevap verdiğini iyi bilmek ve bozulduğunda doğru yere doğru biçimde müdahale etmek.”

Aminoasitlerin Haritası Çıkarıldı
Yürüttükleri projenin Beta adrenerjik reseptörlerin hücre zarı üzerindeki hareket özelliklerini ve hareket hızlarını ölçtüklerini dile getiren Prof. Dr. Onaran, beta reseptör aracılığıyla oluşan sinyal iletimi üzerinde bu hareketlerin nasıl bir etkisi olduğuna dair çalışmalarını tamamladıklarını kaydetti. G proteini üzerinde çeşitli fonksiyonel bölgeler arasındaki allosterik etkileşimlerin haritasını çıkartmakla ilgili yapılan çalışmayı teorik olarak matematiksel modelleme ile yaptıklarını söyleyen Prof. Dr. Onaran, “G proteinleri reseptör sinyallerini hücre içine allosterik mekanizmalar kullanarak iletmek üzere evrilmişlerdir. Bu mekanizmaların iyi anlaşılması sinyal iletim sisteminde yer alan proteinlerin işlevsel özelliklerinin iyi anlaşılmasıyla eşdeğerdir. Ama bugünkü bilgi birikimi ve teknoloji ne yazık ki intramoleküler allosterik mekanizmaların iyi anlaşılmasına elverişli değildir. Bu çalışmanın, bu konudaki girişimlere fena sayılmayacak bir katkıda bulunacağına inanıyoruz” şeklinde konuştu.


Bulunan Aminoasitlerde Deneysel Çalışma Başladı
G proteininin reseptörle etkileştikten sonra uğradığı konformasyonel değişiklik sonucunda efektörle etkileşip onu aktive ettiğini, bu sürecin aslında bir intra moleküler allosterik mekanizmadan kaynaklandığını ve araştırmalarının bu noktada başladığını dile getiren Prof. Dr. Onaran, G proteini alfa alt birimi içerisinde hangi aminoasitlerin bu allosterik iletişimde görev aldığını ortaya çıkarmanın çok karmaşık süreçler olduğuna dikkat çekti. Bu intramoleküler allosterik iletişimde rol alma olasılığı olan aminoasitlerin haritasını çıkardıklarını dile getiren Prof. Dr. Onaran, bu araştırma sonucunda bulunan sonucu deneysel olarak test ettiklerini, bulunan aminoasit noktalarına müdahale ettiklerinde sinyal iletiminin nasıl değiştiğini incelediklerini kaydetti. Farklı aminoasitlerde mutasyonlar yaptıklarını ve sonuçlarını incelediklerini vurgulayan Prof. Dr. Onaran, molekülün fonksiyonel birimlerinde oluşan değişiklikleri belirlemeye başladıklarını söyledi.

GTP Olmadan da Uyarılıyor
G proteinin inaktif formunun Guanozin Difosfat (GDP) bağlı formu olduğunu, reseptör uyarısının buradan GDP’nin ayrılıp yerine GTP bağlanmasını sağladığını, GTP ile bağlı G proteininin aktif form olduğunun ve bu aktivasyon sürecinin uzun yıllardır ders kitaplarında bu şekilde öğretildiğini hatırlatan Prof. Dr. Onaran, GDP bağlı G proteininin de GTP bağlamadan reseptör tarafından doğrudan doğruya aktive edilebildiğini bulduklarını belirtti. Prof. Dr. Onaran, bu çalışmada insan kaynaklı embriyonik kültür hücreleri kullandıklarını, bu hücreleri değişik reseptör ve G proteinlerinin cDNA’ları ile transfekte ettiklerini ve deneyleri bu hücrelerden elde edilmiş hücre zarlarında çeşitli koşullarda beta adrenerjik reseptör sinyallerini değerlendirerek sürdürdüklerini söyledi.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...