27 Ağustos 2008 Çarşamba

ÖZEL HASTANELERE NET BİR MESAJ VERİLDİ


Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ile Halk Bankası arasında imzalanan protokole göre prim borcu olan SSK ve Bağ-Kur'lular 60 aya kadar, ödeme gücüne göre limitsiz kredi kullanabilecek. İç Denetim Birimi Başkanlığında 22 İç Denetçinin 1 Temmuzdan itibaren görevlendirilerek 16 ilde hastane denetimi başladığı açıklandı.

SGK Başkanlığı Konferans Salonu'nda düzenlenen imza töreninde konuşan SGK Başkanı Fatih Acar, kurum faaliyetlerine ilişkin bilgi verdi. 1 Ekim 2008 tarihinde tümüyle yürürlüğe girecek olan Sosyal Güvenlik Reformu'yla ilgili ikincil mevzuat çalışmalarının devam ettiğini belirten Acar, bu kapsamda 40 adet yönetmelik, 18 adet tebliğ düzenlenmesinin zorunlu olduğunu, 24 adet yönetmelik ve 5 adet tebliğ çalışmasının ise tamamlandığını bildirdi. SSK ve Bağ-Kur prim borçlarının yapılandırılmasıyla ilgili yasal düzenlemenin 27 Mayıs 2008 tarihinde yürürlüğe girdiğini vurgulayan Acar, "Vatandaşlarımızın yoğun ilgisiyle karşılanan bu düzenleme, prim borçlarıyla ilgili yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Bir daha böyle bir düzenleme öngörmüyoruz. Borcu olan vatandaşları bu düzenlemeden yararlanmaya çağırıyorum” dedi. Düzenlemeyle peşin ödemelerde prim borçlarına ilişkin ceza ve faizin yüzde 85'inin silineceğini hatırlatan Acar, yapılandırmaya ilgili olarak 18 Temmuz 2008 tarihine kadar toplam 580
bin 538 kişinin başvurduğunu, 8 milyar 379 milyon YTL'lik borcun yapılandırıldığını ve 1 milyar 145.5 milyon YTL'nin de tahsil edildiğini kaydetti.



29 büyük ilde toplam 179 Sosyal Güvenlik Merkezi açılmasının yönetim kurulu kararı ile kesinleştiğini belirten Acar, Ankara, Adana, Bursa ve Tekirdağ illerinin pilot bölge seçildiğine dikkat çekti. Bu pilot illerdeki 36 adet Sosyal Güvenlik Merkesinin önümüzdeki 3 ay içerisinde hayata geçirileceğini söyleyen Acar, diğer merkezlerinde en geç 1 yıl içerisinde açılacağını dile getirdi. Acar, sağlık alanında yaşanan olumlu gelişmelerin yanında bu alandaki suistimallerin önlenmesinin de son derece önemli olduğunu belirtti. 2007 sonu itibariyle kurumun toplam sağlık giderinin 19.9 katrilyon olduğunu, bunun 8.8 katrilyonunun ilaç, 10.2 katrilyonunun tedavi, diğer harcamaların ise 859 trilyon olduğunu bildiren Acar, 2008'in ilk 6 ayında ise toplam sağlık giderinin 12.6 katrilyon olduğuna dikkat çekti. 2007 ve 2008'in ilk 6 ayı kıyaslandığında toplam sağlık giderlerinin yüzde 29, özellikle üniversite ve özel hastanelerin ise yüzde 77 oranında arttığına işaret etti.

Ankara’da 13 Büyük Hastanede 32 Müfettiş Denetime Başladı
Suistimallerin önlenmesi kapsamında 3 aylık süre içinde Elektronik Sağlık Uygulama Tekniği (SUT) uygulamasına geçileceğini açıklayan Acar, SUT'a uygun olmayan tüm ödemelerin elektronik ortamda takip edileceği gibi on-line provizyon sistemine de geçilerek, sadece müstahaklık sorgulamasının yanında bir kişinin aynı hizmeti aynı dönemde başka bir sağlık sunucusundan alıp almadığının kontrolü yapılarak, bu konudaki suistimallerin de ortadan kalkacağını dile getirdi. Sağlık İşleri Merkezi Müdürlüğü bulunan 16 ilde suistimallerin önlenmesi amacıyla, İç Denetim Birimi Başkanlığında 22 İç Denetçinin 1 Temmuzdan itibaren görevlendirildiğini belirten Acar, Ankara’da bulunan 13 büyük hastane nezdinde 32 müfettişin fiili denetimlere başladığını kaydetti. Suistimal ve haksızlıklara karşı tespit edilen sağlık kuruluşlarının yetkilileri ve sorumluları hakkında da konuşan Acar, evrakta sahtekarlık ve nitelikli dolandırıcılık suçlarından dolayı Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunarak kamu davası açılması sağlanacağına dikkat çekti.


Halkbank ile imzalanacak protokol kapsamında prim borcunu yapılandıracak sigortalıların kredi borcu bitinceye kadar başka bir şubeden aylık alma talebinde bulunamayacağını vurgulayan Acar, "Krediden yararlanarak borçlarını tasfiye eden ve yaşlılık aylığı bağlanan sigortalılar ve bakmakla yükümlü oldukları kişiler, kredi borçlarına bağlı olmadan derhal sağlık yardımlarından faydalanmaya başlayacaklardır" şeklinde konuştu. Acar, Halk Bankası ile yapılan protokol çerçevesinde sigortalılara 60 ay vadeye kadar kredi verileceğini, 12 aya kadar yüzde 1.67, 13-36 ay arası yüzde 1.72, 37-60 ay arası yüzde 1.75 faiz oranı uygulanacağını sözlerine ekledi.
Halk Bankası Genel Müdürü Hüseyin Aydın da, 1 milyon Bağ-Kur'luya emekli maaşı ödeyen Halk Bankası'nın misyonu gereği bir KOBİ bankası olduğunu hatırlatarak, "Bu protokolü yapmak bize yakışırdı. Bu süreçte üzerimize düşeni yapacağız. Gerekirse hafta sonu da çalışırız" dedi.
Aydın, prim alacaklarına ilişkin düzenlemeden faydalanacaklar için 28 Temmuz 2008 tarihinin son olduğunu, ancak kredi kullanma tarihinin 28 Ağustos 2008 olduğunu belirtti.

Acar, protokolün imzalanmasının ardından gazetecilerin sorularını cevaplandırdı. "Sözleşme yenilemeyen özel hastanelerle ilgili son durum ne?" sorusu üzerine Acar, "850 özel hastaneden 12'si sözleşme imzalamadı. Bu da çok da önemli değil" karşılığını verdi. Zaman içerisinde özel hastanelerle bir durum değerlendirilmesi yapabileceklerini vurgulayan Acar, "Ancak geçiş döneminde özel hastanelerden fedakarlık ve anlayış bekliyoruz" şeklinde konuştu.

26 Ağustos 2008 Salı

MEME KANSERİNDE ULTRASONOGRAFİK ÇÖZÜM



Real Time Tissue Elastography cihazın kullanılan diğer cihazlardan farkını anlatan Prof. Dr. Selma Tükel, elastografi kullanılarak yapılan malign – benign ayrımının doğruluk oranının yüzde 90’nın üzerinde olduğuna dikkat çekti.

Yeni bir yöntem olan elastografi, dokuların sertliğini renklerle kodlayarak bir anlamda renk haritası oluşturan yöntemin birçok avantajı beraberinde getiriyor. Bu yöntemin gereksiz biyopsi oranlarını azalttığını ifade eden METAM Meme Tarama ve Tanı Merkezi Sorumlusu Prof. Dr. Selma Tükel, sonografik özellikleri normal meme dokusu gibi olsa dahi, içerisindeki sert kitlelerin algılanmasını sağladığını kaydetti. Meme hastalıklarının tanısındaki yeni gelişmeler hakkında bilgi veren Prof. Dr. Tükel, her geçen gün hızla ilerleyen teknolojiler sayesinde, tungsten anod kullanarak memeye verilen radyasyon dozunu yüzde 30 azaltabildiklerini, Sonografi cihazında ise ileri teknoloji US incelemeleri yapılabildiklerini belirtti. Meme hastalıklarının yaklaşık yüzde 90’ının iyi huylu olduğunu anımsatarak yüzde 10’unda kanser gelişme riski olabileceğini belirten Prof. Dr. Tükel, erken tanı ile tedavi edebilen bu hastalığın, ileri evrelere ulaştığında yaşamı tehdit ettiğine dikkat çekti.



Cihazdan Alınan Sonuçlar Şaşırtıcı
Yeni nesil ultrasonografi cihazlarında bulunan “Real Time Tissue Elastography” teknolojisi konusunda bilgi veren Prof. Dr. Tükel, “Gerçek zamanlı olarak probun uygulandığı her noktadaki kitlenin sahip olduğu esneme oranlarına göre oluşturduğu renk şeması sayesinde, saniyeler içerisinde, dokuların kimliğini deşifre ederek malign - benign ayrımına olanak sağlamaktadır” dedi. Bu teknoloji ilk olarak Japonya’ da 2002 yılında, meme dokusu içerisindeki kitlelerin incelenmesini sağlamak amacıyla geliştirildiğini kaydeden Prof. Dr. Tükel, günümüzde ultrasonografinin kullanıldığı meme, tiroid, boyunda lenf nodu, karaciğer, pankreas, cilt altı, kas iskelet sistemi, prostat, anorektal, obstetrik, jinekolojik, Distal Ven Trombozu ve endosonografik (endoskopi ile birlikte) uygulamaların tamamında kullanılabildiğini söyledi. Elastografi yönteminin 2008 yılına kadar Japonya’da 200, Avrupa’da ise 250’nin üzerinde cihazda tecrübe edildiğini anlatan Prof. Dr. Tükel, “Şu anda da kullanılmakta olan yaklaşık 500 cihazdan alınan sonuçlar gerçekten şaşırtıcıdır. Elastografi kullanılarak yapılan malign – benign ayrımının doğruluk oranı yüzde 90’nın üzerinde” değerlendirmesini yaptı. Özellikle üzerinde çalışılan konunun kanser hücresi gibi her türlü verinin erken teşhis ve tedaviye büyük katkı sağlayacağı bir konu olduğun üzerinde duran Prof. Dr. Tükel, elastografinin önemin ortaya çıktığını söyledi.

Sistemin genel olarak hücrelerin yapısal farklılıklarının sertlik dereceleriyle bağlantılı olması temeline dayandığını kaydeden Prof. Dr. Tükel, “Bilinen ultrasonografi yöntemlerinde prob sabit tutularak görüntü alınırken, elastografi yönteminde prob ile sık aralıklarla, uygun ve olabildiğince sabit bir basınçla dokuya baskı uygulanır. Bu hareketle uygulandığı bölgenin sertlik değerlerinin renk skalası değerleriyle görüntülenmesini sağlar böylece teşhise yardımcı olur. Ayrıca yeni geliştirilen Fat Lesion Ratio (FLR) özelliği, renk haritasının kesin tanıda yetersiz kaldığı durumlarda bağımsız olarak seçilebilen iki nokta arasında karşılaştırma yaparak sayısal bir değer elde edilmesine olanak sağlar. Yorumun doğruluk oranlarını ve güvenilirliğini arttırır. Ben elastografiyi tecrübe ettiğim 6 aylık süreçte kitle bulduğum her olguda veya fibrokistik tip memelerde karar vermek zorunda kaldığım bölgesel farklılıklarla karşılaştığımda bu tekniğin sağladığı olanaklardan yararlandım. Biyopsi ile tanı alan olgularda elastografinin gösterdiği tanının doğruluğu dikkat çekiciydi. Ancak burada dikkat edilmesi gereken elastografi değerlerinin diğer yöntemlerle birlikte yorumlanmasıydı. Örtüşen bulgularda çözüm tüm yöntemlerin bileşkesindeydi. Böylece hastayı gereksiz işlemlerden de korumuş oldum” dedi.

5 Ağustos 2008 Salı

VİRÜSLE KANSERİN SONU HAZIRLANIYOR



Lenti virüsün kanser hücre RNA’sını inhibe ederek gen tedavisinde kullanılma çalışmaları ümit vaat ediyor

Amerikada doktora döneminde temel kanser biyolojisi üzerine çalışan Uz. Dr. Fikret Şahin şu anda Ankara Üniversitesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalında Öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Retinoblastoma protein ile E2F proteinlerinin birbiri ile ilişkisi ve bu ilişkinin kanser hücre fenotipi üzerine etkilerini araştırdıktan sonra John Hopkins Üniversitesi Patoloji, Onkoloji bölümüne geçti. Burada 3 yıla yakın farede pankreas dokusuna spesifik gen knockout (ortadan kaldırma) üzerine araştırma yapan Uz. Dr. Şahin, klinik ve temel kanserle ilgili çalışmalarda bulundu. Farede gen knockout sisteminin önemi üzerinde duran Dr. Şahin, pankreas kanser modeli oluşturmasında çok önemli olduğunu ve çalışmanın halen devam ettiğini dile getirdi.
Kanser ve mikrobiyoloji üzerine çalışmalarının sürdüğü Ankara Üniversitesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalında Öğretim üyesi Dr. Fikret Şahin, kanserde tedaviye yönelik çalışmalarının sürdüğünü kaydetti. Bazı farmasötik moleküllerin kanser üzerine etkisini araştırdıklarını kanser hücresi üzerinde elde ettikleri başarılı sonuçları hayvan kanser modelleri üzerinde denediklerini ifade eden Dr. Şahin, ayrıca kanserde genetik tedavi üzerindeki çalışmalarının da devam ettiğini belirtti.

Hedef Onkojen Hücre
Kanser hastalığının genetik tedavisinde çok önemli yer tutan virüslerin kullanımının son on yıl içerisinde oldukça önemli aşama kaydettiğini vurgulayan Dr. Şahin, kendilerinin de bu sistem içerisinde çok önemli yer tutan retrovirus grubu üyelerinden lentivirus sistemini kullandıklarını dile getirdi. Uygulanan bu sistemin moleküler biyolojinin son yıllarda ortaya çıkarttığı ve geçen sene nobel ödülü alan konusu olan siRNA sistemini eklediklerine dikkat çeken Uz. Dr. Şahin, lentivirüs genomunda modifikasyonlar yaparak kanser hücresi üzerinde etkili olabilecek tedavi için çalıştıklarını bildirdi. Kanser hücre serilerinde başarılı sonuçlar aldıklarını belirten Dr. Şahin asıl amaçlarının tüm dünyada olduğu gibi hedef dokuya spesifik tedaviyi gerçekleştirmek olduğunu vurguladı.

HSV Grubu Tanı Kolaylaştırıyor
Yaptığı mikrobiyoloji çalışmalarını iki bölümde açıklayan Dr. Şahin, infeksiyon etkenin tanısında kullanılacak yöntemler üzerinde çalıştıklarını bu amaçla PCR ve Realtime PCR yöntemlerini kullanarak multiplex tanı kitleri hazırladıklarını dile getirdi. Bu yöntemlerin duyarlılıklarını hazırladıkları rekombinant plasmidlerde denediklerini ve çok iyi sonuçlar aldıklarını belirten Dr. Şahin, özellikle hazırladıkları HSV grubunun bazı üyelerini tek bir reaksiyon gösteren sistemlerinin bu infeksiyonların tanısını çok kolaylaştıracağını kaydetti. Bu çalışmanın uluslararası dergide yayınlandığını ve şu ana kadar 50’nin üzerinde mikroorganizmanın bu yöntemle tanısını yapabildiklerini söyleyen Dr. Şahin, çok kısa sürede var olan tüm mikroorganizmalarının tanısını sağlayabilecek geniş bir tanı kütüphanesi üzerine çalıştıklarını kaydetti. Mikrobiyoloji üzerine olan ikinci çalışma alanını gizlilik içerinde yürüttüklerini söyleyen Dr. Şahin, “Artık antibiyotik kullanım dönemi bitmek üzere, bu nedenle aynı kanserde olduğu gibi bakteriler üzerinde de genetik tedavi söz konusu olacak. Bu yöntem geleceğin tedavi şekli haline gelecek. Çalışmalar esnasında geliştirdiğimiz teknikler ve yöntemler ile ilgili olarak 4-5 tane patent başvurusu aşamasında bulunmaktayız” dedi.

4 Ağustos 2008 Pazartesi

KARS’TA İLK STERİLİZASYON SEMİNER



Kars’ta ilk defa gerçekleştirilen Hastanelerde sterilizasyon işlemleri semineri çok sayıda katılımcının ilgisini topladı.

Hastanelerde sterilizasyon işlemleri semineri Kafkas üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi ve Merkezi Sterilizasyon Üniteleri Derneği desteğiyle Kars’ta gerçekleşti. Seminerin Kars’ta gerçekleşmesi ile bir ilke imza atıldı. Yoğun ilgi göre seminere birçok ilden katılımcının bulunmasıyla gerçekleşene toplantıda 340 kişi katılımcı olarak yer aldı.
Hastanelerde sterilizasyon işlemleri semineri 15 Mayıs tarihinde Kafkas Üniversitesi Prof. Dr. Necdet Leloğlu konferans salonunda gerçekleşti. Sempozyumun yapılma amacı üniversite tıp fakültesi çalışanlarına bölge devlet hastanesi doktor ve sağlık personeline özellikle ve öncelikle hastane enfeksiyonları etkenleri korunma yolları maliyetin azaltılması daha önemlisi morbilite ve mortalitenin sıfıra indirilmesi hedef alınarak gerçekleştirildi. insanların eğitilerek görsel veya pratik olarak nasıl hizmet edeceklerini konunun püf noktalarını her gün yapmakta olduğumuz el yıkamanın önemini özellikle hastane enfeksiyonlarının önlenmesindeki önemi. panel sonu tartışmasında gelen sorularla panelden faydalanma durumun ne derece üst seviyede olduğunu göstergesi niteliğindeydi. Benzer panelleri 6 aylık periyotlar halinde değişik illerde ve hastanelerde yapmak için kararı alındı.


Temizlik ve dezenfeksiyon hastane enfeksiyonlarının önlenmesinde en önemli basamaklardan biri olduğunu dile getiren Prof. Dr. Mehmet Parlak, “Her hastane etkili ve uygulanabilir bir dezenfektan politikasına sahip olmalı ve dezenfektanların akılcı kullanımına önem vermelidir. Politikanın etkili şekilde uygulanması için personel eğitimi zorunludur. Mevcut sterilizasyon ve dezenfeksiyon kılavuzları politikanın hazırlanması, uygulanması ve güncellenmesi sırasında göz önüne alınmalıdır” şeklinde konuştu. Açılışta konuşmacılar arasında Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Parlak, Merkezi Sterilizasyon Üniteleri Derneği Başkanı ve Dokuz Eylül Üniversitesi Sterilizasyon Merkezi Sorumlusu Uzman Hemşire Hülya Erbil’de yer aldı.

Seminerde yapılan sunumlar şöyle:
*“Hastanelerde Dezenfektan Kullanımı” Prof. Dr. Mehmet Parlak
* “El Temizliği Ve Dezenfeksiyonu” Iğdır Devlet Hastanesi Enfeksiyon Komitesi Başkanı Uz. Dr. Dilek Yağcı
* “Hastanelerde Sterilizasyon İşlemleri Ve Dezenfeksiyonu” Uz. Hemş. Hülya Erbil
*“Ameliyathane İşleyişi Ve Dezenfeksiyonu” Yüksek Hemş. Gülşen Mutlu
*“Enfeksiyon Kontrolünde Sterilizasyonun Önemi” 9 Eylül Üniversitesi Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç Dr. Aydan Özkütük
* “Digital Test Sistemleri ve steril konteyner sistemleri” 4 A Tıp Malzemeleri Sanayi firma yetkilisi Umut Doğu Kaya
* “Blok sterilizasyon cihazları çalışma prensibi” Nüve A.Ş.’den Barış Fırtına
*“Cerrahi aletler üretimi bakımı ve dökümantasyonu” Aygün Cerrahi aletleri A. Ş. Genel Müdürü Necati Kaya

3 Ağustos 2008 Pazar

SAĞLIK TURİZMİNDE ÖZEL VE ZORUNLU SİGORTALARIN ÖNEMİ

Sağlık Turizmini Geliştirme Derneğinin düzenlediği sempozyumda Kamu ve Özel hastanelerde yurtdışı özel sağlık sigortalarının ve zorunlu trafik sigortalarının uygulanışı tartışıldı.

Ankara’da Kocatepe Kültür Merkezinde düzenlenen sempozyum da yurtdışı özel sağlık sigortalarının ve zorunlu trafik sigortasının sağlık turizmine etkileri konuşuldu. Avrupa’da yaşayan Türklerin, trafik kazalarındaki kazazedelerin, ülkemizi ziyaret eden turistlerin ve ülkemize uzun süreli yerleşen yabancıların tedavi bedellerinin tahsilinin ele alındığı sempozyum geniş bir katılımla gerçekleşti. Sempozyumda, Turizm Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, SGK, Hazine Müsteşarlığı, Sigorta ve Reasürans Şirketler Birliği ve Emniyet Genel Müdürlüğünden uzman kişiler konuyu geniş anlamda ele alarak tartıştı.

Sempozyumun açılış konuşmasını yapan Sağlık Turizmini Geliştirme Derneği Başkanı Dr. Dursun Aydın, Avrupa’da yaşayan 5 milyon’u aşkın Türk vatandaşının ülkemize özellikle yaz aylarında her dönem giriş-çıkış yaptığını ve Türkiye’nin sağlık alanında birçok ülke ile ikili sözleşmelerin olduğunu belirterek, bu sözleşmeler çerçevesinde her iki ülke çalışanın bir diğerinin ziyaretinde sağlık hizmetlerini alabildiğini ifade etti. Aydın, her gün bir çok trafik kazasının yaşandığını, kazazedelerin tedavi bedellerinin zorunlu trafik sigortasından ödenmesi gerektiğini ancak pratikte genellikle tedavi bedellerinin Sosyal Güvenlik Kurumunca ödendiğini, Sosyal Güvenlik Kurumunun ise zorunlu trafik sigortasından bu paraları çoğunlukla alamadığını belirterek şunları söyledi: “ Dernek olarak ülkemizde sağlık hizmetlerinin GSS kapsamı dışındaki ödeme kalemlerini çok önemsiyoruz. Çünkü GSS kasasından ödenmeyip diğer kaynaklarca karşılığı ödenerek alınan sağlık hizmetleri, özel ve resmi sağlık kurumlarının önemli bir gelir kaynağı olacaktır. Ülkemizi yılda 20 milyonu aşkın turist ziyaret ediyor. Bu açıdan, kamu ve özel hastanelerde turistlere gerektiğinde sağlık hizmetinin iyi bir sunumla verilmesi çok önemlidir. Yurtdışından gelen vatandaşların ülkemize geldiklerinde sağlık problemlerinden dolayı gelmek istemiyorlardı. Şuan ise bu yavaş yavaş tersine dönmektedir. Yazın 20 milyon turist ülkemize gelmektedir. Tatile gidilen yerlerde turistlere de çok iyi hizmet verecek duruma geldik.”


İlk On Dakikada Vakalara Ulaşım Yüzde 90’lara Ulaştı
Sağlık Bakanlığı Müsteşar yardımcısı Doç. Dr. Turan Buzgan ise sağlık, turizm ve trafiğin birbiriyle ilişkili olduğunu belirterek “Sağlık alanında gelişmiş ülkeleri yakaladık, bazı bölümlerde gelişmiş ülkelerle rekabet edecek durumdayız artık. Hekim sayımız bu ülkeye nazaran çok yetersiz olmakla beraber birçok alanda sunduğumuz hizmetin büyüklüğü onların sunduğu hizmet kadar. Kaynakları verimli kullanılması büyük önem taşıyor. 1. basamak sağlık hizmetleri bir yıldır artık herkes için ücretsiz, acil sağlık hizmetlerimizde çok önemli gelişmelerimiz oldu. Hizmet kalitesi arttı, vakalara ulaşma sayımız arttı, ilk on dakikada vakalara ulaşım yüzde 90’lara ulaştı. Bu Avrupa’da gelişmiş ülkelerin ortalamasıdır. Zorunlu trafik sigortası artık günümüzde düzgün işler hale geldi. Yurt dışından ülkemize ameliyat olmaya gelenler var, hekim sayımızın yetersizliği var ama bu sayıyı arttırma çalışmalarımız devam ediyor” dedi.
Türkiye Hollanda Vakfından Dr. Kemal Aydın Avrupa’da yaşayan Türk vatandaşların 7 ülkenin toplam nüfusuna eşit olduğunu söyleyerek, bu potansiyelin iyi değerlendirilemediğini ve orada yaşayan vatandaşların haklarına sahip çıkamadığımızı söyledi.


Sosyal Güvenlik Sözleşmesini İmzalayan Ülke Sayısı 22
Sosyal Güvenlik Kurumu Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğünden Ataman Yılmaz, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımıza yönelik olan mevcut 62. maddenin tamamen devlete bir sorumluluk yüklediğini söyledi. Söz konusu maddede yabancı ülkede çalışan Türk vatandaşların sosyal güvenliklerinin sağlanması için gereken tedbirlerin alınması görevinin tamamen devlete ait olduğu belirten Yılmaz, “Devletimizde bu görevi birçok ülke ile yaptığı sosyal güvenlik sözleşmeleri ile yerine getirmektedir. Sosyal güvenlik sözleşmeleri de tamamen uluslar arası sözleşmeler gibi uygulamaya konulmakta ve kanun niteliği taşımaktadır. Fakat bu sözleşmelere bağlı olarak yapılan idari sözleşmeler var. Bugün itibarı ile ülkemizin sosyal güvenlik sözleşmesi imzaladığı ülke sayısı 22, bunlardan 13’ü ile sadece kısa vadeli olarak sigorta anlaşmamız mevcut. Uzun vadeli sigortalar emeklilik sigortası, kısa vade sigortalar ise iş kazası, meslek hastalığı hastalık ve analık sigortası ile ilgili düzenlemelerdir. 9 ülke ile ise sadece emeklilik sigortası uygulamamız mevcut. Bu ülkelerde yaşayan vatandaşlarımız Türkiye’ye geldiklerinde sağlık hizmetlerinden yararlanma haklarına sahip diğer ülkelerde ve sözleşme yapılmayan ülkelerde ise sağlık hizmeti verilmesi mümkün değildir. Türkiye’de yaşayan bir vatandaşımız hangi haklara sahipse sözleşme yapılmış ülkelerde yaşayan vatandaşlarımız da aynı haklara sahip oluyor” dedi.

Sempozyum sonrası düşüncelerini aldığımız Dr. Dursun Aydın şöyle konuştu: “Sempozyumumuz gayet başarılı geçmiştir. Amacımız kamu ve özel hastanelerde GSS kapsam dışı gelir kaynakları hakkında yöneticileri bilgilendirmek ve bu konu üzerine dikkatleri çekmekti. Dernek olarak her yıl uluslar arası kongre düzenlemeye devam edeceğiz. İlki 14-17 Mart 2008’de Antalya’da düzenledik. İkincisini 27 Şubat – 2 Mart 2009’da yine Antalya’da düzenleyeceğiz. Ayrıca sürekli olarak yılda 3 kez spesifik konularda belli alanlarda sempozyum düzenleyeceğiz. Amacımız sağlık turizmini ülkemizde geliştirmek, sektör temsilcilerini bilgilendirmek potansiyelimiz dünyaya tanıtmaktır.”


2 Ağustos 2008 Cumartesi

İLKLERE DEVAM

3,5 cm’lik kesi ile kalp kapakçığını değiştirerek yeni bir rekor kıran Op. Dr. Tayfun Aybek, uzun süredir çalışmaları süren ve yakında piyasaya çıkacak olan çipin birçok alanda çözüm oluşturacağının müjdesini verdi.

Kalp Cerrahisinde yaptığı başarılı çalışmalarla büyük bir ilgi uyandıran Güven Hastanesi hekimlerinden Prof. h.c. DR. med. Tayfun Aybek, kalp kapağı ameliyatını yaklaşık 3,5 cm lik bir kesi ile gerçekleştirerek kalp kapağı ameliyatlarında yeni bir dönem başlattı. 39 yaşında bayan hastanın kalp kapağı minimal bir kesi ile değiştirildi. Takılan metal kapağın çapının 2,5 cm olduğu ameliyatta cerrah için teorik olarak 1 cm lik bir çalışma alanı kaldığını belirten Op. Dr. Tayfun Aybek, ameliyat sonrası hastanın çok kısa bir sürede sağlığına kavuştuğunu ve bu sürenin 4 gün olduğuna dikkat çekti. Daha önceki kullanılan yöntemlerde göğüs kafesinin 35 cm’lik bir kesi ile açılmasından kaynaklanan tüm sorunların yeni yöntemle yaklaşık 10’da birine yani 3,5 cm’ye indirilerek ortadan kaldırıldığını vurgulayan Op. Dr. Aybek, “Bu sorunların en başında enfeksiyon, kemik ağrıları, göğüs kafesinin geç kaynaması ve yaranın çirkin görüntüsünden kaynaklanan estetik kaygı gelmektedir. Bu yöntemle birlikte başarılı bir ameliyat sonucu elde edilmiş ve özellikle eski yöntemlerde olduğu gibi göğüs kafesinin baştan aşağı açılması sonrası hastalar psikolojik olarak yıpranmıyor. Hastaların günlük yaşantılarına aynen devam edebilecekleri, istedikleri kıyafetleri rahatça giyebilecekleri (özellikle mayo vb. ) estetik kaygılarını yok edilecek bir sonuç elde edilmiştir” dedi. 600 üzerinde bu alanda vakası bulunan ve 6 cm yaptığı ameliyatı, 3,5 cm’e düşürdüğünü dile getiren Op. Dr. Aybek, bu ameliyatlar için kendisinin çizimini yaptığı, özel hazırlanan aletleri kullandığını kaydetti. 1990 lı yılların sonlarına doğru tüm dünyada başlayan küçük kesi ile kalp ameliyatları, Türkiye’de Op. Dr. Kemal Beyazıt’ın ‘Anahtar Deliği’ adını verdiği 6 cm’lik delikten gerçekleştirdiği by-pass ameliyatı ile de gündeme gelmiş idi. Bu konu hakkında görüşünü aldığımız Op. Dr. Aybek konu hakkında şöyle konuştu: “Bypass ameliyatlarında 1996 dan beri 5-6 cm lik kesiler uyguluyorum, bu yöntemde kalbi durdurmadan “çalışan kalp” tekniği ile ameliyatı gerçekleştiriyoruz. Son uyguladığımız teknik de ise kalp zaruri olarak durdurularak, içindeki kalp kapakçığı çıkarılıyor ve yerine yenisi takılıyor. Bu cerrahlar için elbette zorlu bir iş, 3,5 cm ile görüş alanımız teorik olarak kısıtlanmasına rağmen ameliyat esnasında kendi dizayn ettiğim ekartörler ile tahmin ettiğimden de fazla bir alana sahip idim ve böylelikle yeni bir rekor kırılmış olup, hasta için de konforlu bir ameliyat sağlanmış oldu.”



Bu Çip Çığır Açacak
Birkaç yıl önce mikro çiplerin çıktığını ve bunların enerjilerinin dışarıdan geldiğini öğrendiğinde bunu tıpta uygulamak için çalışmalara başladığını belirten Op. Dr. Aybek, bu çiplere tamamı 1cm’den küçük, basınç sensörlerinin de ekleyerek geliştirdiklerini ifade etti. Kalbin yüzeyinde yerleştirilecek olan çip hakkında Op. Dr. Aybek şöyle konuştu: “Bu çip dışarıda bulunan kol saati ya da cep telefonundan gelen dalgalarla çalışıyor. Bu dalgaları enerjiye çeviriyor, enerjide sensörden aldığı basınç bilgilerini dışarı bildiriyor. Bu işlem sürekli oluyor, ömür boyu sürüyor çünkü pili bitmiyor. Hayvan deneyleri bitti ve olumlu sonuçlandı. Kronik deneyler tamamlandı, sertifikasyon çalışmaları sürüyor. İnsanlara da takılmaya başlandı. Bu sensör sadece kalp yüzeyine değil, gözün çeperine, lensin kenarına takılarak göz içi basıncını da ölçüyor, böylece glokom krizini önlemek için kullanılacak. Beyin Omurilik Sıvısının (BOS), içerisine takılıyor. BOS artınca ödem olmadan önce çeşitli ilaçları alması için uyarıyor. Damar içine takıldığında sürekli olarak tansiyonu ölçüyor. Özel bir kol saati şeklinde hem saat hem de belli bir sınırı aştığı zaman alarm verebilecek kapasitede bir alet oldu. Ameliyatla yerleştirilen ve kablosuz olan çip, zamanla gerekli ilaçların verilmesini de sağlayacak.“ Almanya’da bu çip için proje firması kuran Op. Dr. Aybek, Avrupa Nano teknoloji fonlarından pay aldı ve iki farklı firma ile birleştirerek çığır açacak bir ilke imza atmış oldu.

1 Ağustos 2008 Cuma

KLİNİK ANATOMİYE İLGİ GİDEREK ARTIYOR

Anatominin sadece tıp fakültelerinde ders olarak görülmesinin dışında artık klinik branşlarla ortak çalışma yapılmaya başlandı.

Anatomi bölümü dendiğinde ilk akla gelen tıp fakültelerinde işlenen dersler ve kadavra incelemeye duyulan merak oluyor. Hekimlik mesleğinin temelini oluşturan anatomi, artık olmazsa olmazlardan biri olarak yerini alıyor. Anatominin eğitim alanı sadece tıp fakülteleri ile kalmıyor, Antropoloji, diş hekimliği, eczacılık fakültesi, eğitim fakülteleri hatta beden eğitimi yüksek okullarında da ders olarak veriliyor. Anatomist olarak sadece tıp fakültelerinde verdikleri eğitimlerle tanındıklarından yakınan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Tekdemir, öğrencilerin mezuniyet sonrasında eksik kalan yanları tamamlamak, yeni uygulamaların yapılması ve yapılan araştırmaların paylaşılmasını sağladıklarına dikkat çekti. Yeni teknolojik gelişmelere paralel olarak yeni çalışmaların öncelikle hem adaptasyonunu hem de bu konudaki ilerlemeleri sağlamak amacıyla kadavra üzerinde geliştirilmesi gerekliliğinin üzerinde duran Prof. Dr. Tekdemir, “Klinisyenler anatomistlerle uyumlu bir grup oluşturmalı ve çalışmalar başlatılmalı. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi çatısı altında 1992 yılında ilk defa klinisyenlerle çalışmaları başlattık, bu tarih anatomistler için dönüm noktası oldu. Elde edilen sonuçların diğer meslektaşlarla paylaşılıyor olması ve tecrübelerin kurslar ile devam etmesi sağlandı. Dünyada birçok üniversitede ‘Klinik anatomi’ adı altında dersler ve bu konuda dernekler, dergiler oluşturulmuştur. Anatomi temelinde yapılan çalışmalar bilimsel olarak ciddiyetini arttırmasının yanında yeni ameliyatları şekillendirmek yönünden de etkili olmaktadır” dedi.



Psikiyatri Anatomi İşbirliği
Tıp fakültesindeki tüm branşların anatomi ile çalışmasını hayal ettiğini belirten Prof. Dr. Tekdemir, bu isteğinin kısa sürede gerçekleşmesini şöyle anlatıyor: “Psikiyatri ile ortak çalışma yapılıyor olması bunun göstergesi oldu. Psikiyatri her ne kadar ruh hastalığı gibi görünse de temelinde beyinden kaynaklanan rahatsızlıklar yatmaktadır. Bir psikiyatristin insan beyninin anatomik yapısını iyi bilmesi gerekir. Anatomik yapı denildiğinde de direkt olarak psikiyatri ile anatomi bir araya gelmektedir. Beynin davranışları ve bütün hareketleri yönlendirmesinden kaynaklandığı için hangi semptomlara göre beyinde nasıl bir değişiklik olduğunu göstermeye çalışılıyor. Mesela depresyon geçiren bir hastanın beyninde ne gibi bir değişim olduğunun gösterilmesi bütün dünyada araştırmaları sürdürülmektedir. Bu nedenle de yapılan çalışmalarla birlikte bir anatomist olarak 3 senedir psikiyatrinin düzenlediği kongrelere de panelist konuşmacı olarak katılmaktayım.”
Ayrıca ortopedi, KBB, ortopedi, anestezi, göz ve özellikle cerrahi branşlarda anatomi ile olan çalışmaların üzerinde durulduğunu dile getiren Prof. Dr. Tekdemir, nöroşirurji, anatomi ve KBB bir araya gelerek her branş kendi yönüyle sorunların çözüm bulunduğunu vurguladı.



Anestezide periferik sinir blokajları uygulamalarından daha etkili ve daha iyi sonuç alınabilmesi için mutlak kadavra çalışmasına ihtiyaç duyulduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tekdemir, “Prof. Dr. Yeşim Ateş ve Uz. Dr. Taylan Akaya ile başlattığı çok önemli kurs çalışmaları olmuştur. Haziran ayında yapılan ağrı ve anestezi kongresine katıldım ve orada yaptığımız çalışmalar çok ilgi gördü. Fizik tedavi de lokomotor sistemlerde yapılan çalışmaların iyi sonuç vermesi için anatomiye iyi hakim olunmasını gerektiriyor. Plastik cerrahi de başlangıçta Dışkapı Hastanesi Plastik Cerrahi Klinik Şefi Doç. Dr. Ali Teoman Tellioğlu ile başlayan çalışmalarımız, fleplerdeki vasküler anatominin çalışılması ve yine hayvan deneylerinde özellikle kimyasalların etkisi, yara iyileşmesi, fleplerin iyileşmesi konusunun değerlendirilmesi, varyasyonel anatominin tanımlanması veya mikrotopografik bölgesel anatominin tanımlanmasının çalışması devam ediyor. Ayrıca Ortopedi alanında Doç. Dr. Murat Bozkurt’un, KBB da Uz. Dr. Samet Özlügedik’in ve Beyin Cerrahisinde Uz. Dr. Hasan Çağlar Uğur’un destek ve yönlendirmeleriyle anatomi, hem tez çalışmalarının yapıldığı ve hem de çok yönlü multidisipliner araştırma çalışmalarının da sonuçlandırldığı bir alan olmaktadır.
Ortopedi, Beyin Cerrahisi, KBB ve Plastik cerrahide uzmanlıklarını alan Meslektaşlarımız anatomide doktora yapmaktadırlar” şeklinde konuştu. Anatomi alanında düzenlenen kursların web sayfalarında her dönem çok yoğun katılım gerçekleştiğini söyleyen Prof. Dr. Tekdemir, kadavra kullanılan kursların ekim-kasım ve nisan-mayıs aylarında düzenlendiğini kaydetti.



Ülkemizde Kadavra Sorunu
Tıp alanında Anatomi eğitiminin arzu edilen seviyelere ulaşması ve eğitim etkinliğinin artırılabilmesi için mutlaka kadavra eğitimine öncelik verilmesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Tekdemir, “Bu gereklilik artık herkes tarafından tartışmadan uzak değişmez bir gerçek olarak kabul edilmiştir. Ne var ki bu gerçeğin bilinmesi ve tespit edilmesi yeterli olmamaktadır. Ülkemizde kadavra temini bu güne kadar çok büyük zorluklar içinde gerçekleştirilebilmektedir. Kadavra temin edilebilmesinde ki en önemli zorluklar; dini inançlarımız ve yaşarken sahiplenilmemiş insanlarımızın ölümlerinden sonra mutlaka sahiplenilmesidir. Bu konulara açıklık getirmek istiyorum. İnsanımız inançları gereği olarak ölümden sonra bedenin mutlaka toprakla buluşması gereğine inanmaktadırlar. Bu nedenle bedenin ölüm sonrası bağışlanması pek de mümkün olmamaktadır. Bu hususta Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan aldığımız görüşlerde “İnsanlık ve eğitime hizmet edecek olan bedenin bağışlanmasının faydalı ve hayırlı bir uygulama olduğunu “ belirtmektedirler. Tabiatıyla bu görüşlerin din görevlilerimiz tarafından tüm halkımız her yerde tekrar tekrar anlatılması gerekmektedir. Diğer bir konu ise yaşamları boyunca sahiplenilmemiş şahısların ölümlerinden sonra bedenlerinin bilimsel çalışmalarda kullanıldıktan sonra defnedilmeleri yönünde pratik bir görüş benimsenmiştir. Fakat bu uygulamada genellikle halkımızın duyarlılığı nedeniyle, sahiplenilmemiş bile olsa ölümünden sonra mutlaka sahiplenilerek cenazelerin defin edilmelerine neden olmaktadır. Aslında yukarıda açıkladığım iki konu tüm dünyada kadavra temin edilebilmesi için başvurulan ve çözüme kavuşturulan bir yöntemdir. Bu yöntem dünyada halen geçerli olarak uygulamaktadır. Bunlardan sonuç alamayınca son çare olarak Adli Tıp Kurumu Başkanlıkları’yla temas ederek “Ölüm nedenleri yapılan otopsi ve bilimsel laboratuar çalışmalarıyla tespit edilmiş olan cenazelerin sahipleri çıkmadığı taktirde 15 gün Adli Tıp Kurumlarında ve sonrasında 6 ay süreyle herhangi bir bilimsel çalışma yapılmadan o bölgedeki Yüksek Öğretim Kurumları’nda bekletilerek zamanın sonunda halen sahiplenilmemişse eğitim ve bilimsel çalışmalarda kullanılması yönünde Adli Tıp Kurumu Kanunu ve yönetmeliğine bir madde ekletilmiştir. Şimdilik bu kaynaktan azda olsa bir kadavra temini söz konusu olabilmektedir. Tahmin edebileceğiniz gibi bu yöntemle elde edilen kadavralar tıbbi ve adli otopsi yapılmaları nedeniyle vücut bütünlüğünü kısmen de olsa kaybetmektedirler. Bu durum yapılacak eğitim ve araştırmalarda beklenen ve istenen sonuca ulaşılmasında zorlayıcı olmaktadır. Ama yinede bizleri biraz olsun rahatlatan ve eğitim ve bilimsel çalışmalar açısından yüz güldürücü bir gelişmedir. Kadavra olarak bağışlanan bedenler da organ naklinden çok daha faydalı olduğunu unutmamak gerekiyor. Kadavra olan bedenler tıp alanında yapılan çalışmalara ve bilime katkı sağlamaktadır. Bu anlamda bağışın üzerinde durularak halkın bilinçlendirilmesi gerekiyor” dedi. Bu uygulamanın yapılandırılmasında Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanı Dr. Ahmet Hakan Dinç’in çok büyük destek ve katkısı sağladığını ifade eden Prof. Dr. Tekdemir , halen Dinç’in bilimsel çalışmalar ve eğitim açısından kadavra temini açısından katkı sağlamaya devam ettiğini belirtti.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...