21 Şubat 2008 Perşembe

ULUSLAR ARASI STANDARTTA ERGONOMİ

Bürotime, ofis mobilyaları üretiminin yanı sıra; sektöre ve iş dünyasına yönelik çeşitli çalışma ve etkinliklerde de öncü kimliğiyle yer almaya devam ediyor.

8 Mayıs'ta İstanbul Taxim Hill Otel'de Bürotime ve yenibiriş.com ortaklığı ile düzenleenen toplantı da “Ofis Ergonomisi” konusu üzerinde duruldu. Ana sponsorlardan olan Bürotime sağlıklı çalışma ile ilgili toplantıya yönetici, insan kaynakları yönetici ve uzmanları katıldı. “Ergonomi”yi tasarımın ilk koşulu sayan ve bu ilkeden hareketle, ürettiği tüm ofis mobilyalarında insan sağlığına verdiği önemin üzerinde duran Bürotime, bu sorumluluğun bilinciyle hareket etmeyi sürdürüyor.

14’ü uluslar arası dergilerde, 59’u Türkçe dergilerde yayınlanmış 73 makalesi bulunan İstanbul Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emel Özcan, kas iskelet hastalıkları ve ergonomi konusunda birçok başarılı çalışmaya imza atıyor. ‘Bel Ağrısı Hakkında Bilmek İstedikleriniz’ kitabı ile alanında araştırmalarını sürdürmeye devam eden Prof. Dr. Emel Özcan konuşmacı olarak yer aldığı toplantıda; ofiste ergonominin yararları, ofis çalışanlarında boyun, üst uzuv hastalıkları, bel ağrısı ve diğer sağlık sorunları hakkında konuştu. Ofiste ergonomik riskler ve çözümleri, iş istasyonunda temel ergonomik düzenlemeler, omurgayı ve vücudu doğru kullanma konusunda bilgi veren Prof. Dr. Özcan, egzersiz, fiziksel aktivite ve uygulaması hakkında bilgi verirken katılımcıların soru ve yorumları cevap buldu.

Yapılan İşe Uygun Mobilya
Ofis ortamında çalışanların günlük yaşantısının yaklaşık olarak 8-10 saatini masa başında geçirmek zorunda kaldığını belirten Bürotime Kurumsal Satış Yöneticisi Bülent Ferli, durum böyle olunca ofis ortamının, kaliteli çalışma sağlayacak, insanı motive edecek ve sağlık koşullarına uygun şekilde düzenlenmesi gerektiğine dikkat çekti. Çevrenin önemi kadar kullanılan hareketli mobilyalarında yapılan işe uygun olarak düzenlenmesi ve seçilmesinin son derece önemli olduğunu vurgulayan Ferli, “Önceliğimiz ürettiğimiz ürünlerin tasarım değeri yüksek ve ergonomik standartlar açısından en üst seviyede olmasıdır. 2007 yılında aldığımız yeni karar çerçevesinde ürünlerimizi uluslararası ergonomi standartlarına uygun olarak revize etmeye başladık ve bu çalışmayı tamamlamak üzereyiz. Bundan sonraki çalışmalarımızda da en iyi kalitede ve ergonomi de ürünler yapmaya devam edeceğiz” dedi.

16 Şubat 2008 Cumartesi

ÖZEL HASTANEDE BİR İLK:KEMİK İLİĞİ NAKLİ MERKEZİ

Ankara’da tam zamanlı hekim kadrosu ile hizmet veren İlk özel hastane olan Bayındır Hastanesi yine bir ilke imza atarak Kemik İliği Nakli Merkezi açtı. Hazırlıklarını tamamlayan ve Haziran ayında ruhsatı alınan merkez hasta kabulüne başladı. Merkezin çalışmaları hakkında Sağlık Dergisi’ne konuşan Doç. Dr. Süleyman Dinçer, sosyal güvencesi olan hastalara devletin belirlemiş olduğu sağlık uygulama tebliği fiyatlarından fark alınmaksızın hizmet verdiklerini söyledi.

Kemik iliği naklinin klasikleşmiş deneysel bir tedavi yöntemi olduğunu ifade eden Doç. Dr. Dinçer 1960’larda başlanan yöntemin her geçen gün tıbbi yeniliklerle ilerlediğini kaydetti. Doç. Dr. Dinçer, ilk defa bir özel hastanenin kemik iliği nakli merkezi için ruhsat aldığını ve hizmete geçtiğini vurguladı. Ülkemizde senede 600-700 tane kemik iliği nakli yapıldığını, ancak aslında yapılması gereken kemik iliği nakli sayısının 2000-3000 civarında olduğunu söyleyen Doç. Dr. Dinçer şöyle konuştu: “Kemik iliği naklinde istenen sayıya ulaşılamamaktadır. Kemik iliği nakli teknik olarak kendisinde veya kardeşinden olmak üzere iki şekilde yapılıyor. Kasım ayından bu yana kök hücre toplanıyor. Kök hücre periferik kan ve kemik iliğinden elde edilir. Fakat daha çok toplar damarlar denen periferik kandan toplanmasını tercih ediyoruz.”

Kemik iliği nakli 1 ay süren bir işlem
Hastanelerinde 6 yatak kapasitesi bulunduğunu ancak bu sayının giderek genişleteceğini açıklayan Dinçer, bunun için alt yapılarının hazır durumda olduğunu ifade etti. Doç.Dr. Dinçer, kemik iliği naklinin malign ve kanser dışı hastalıklarda yapıldığını ifade ederek , Lösemi, Lenfoma , Talasemi,kontrol edilemeyen oto immun hastalıklarda ve solid tümörlerde otolog ve allojenik kemik iliği nakli yapılabileceğini vurguladı. Dinçer, Otolog kemik iliği naklinin hastanın kendinden alındığını; Allojenik kemik iliği naklinin de hastanın kardeşinden alınarak yapıldığını ifade etti. Lösemi, Talasemi hastalarında Allojenik kemik iliği nakli tercih ediliyorken, lenfoma hastalarında Otolog kemik iliği nakli tercih edildiğini belirten Doç. Dr. Dinçer şöyle konuştu: “Kemik iliği nakli 1 ay süren bir işlemdir. Nakil yapılan hastanın tüm ortamlardan muhafaza edilecek şekilde korunduğunu ifade eden Doç. Dr. Dinçer 20 gün ile 1ay sonrasında sonucun tamamen ortaya çıktığını açıklıyor. Dinçer, kardeşten nakil yapılmış hastaların 1 yıl gözetim altında tutulduğunu, Otolog nakil yapılan hastaların ise 6 ay takip edildiğine dikkat çekti.”

Son yıllarda kök hücre tedavilerini hızlı gelişimi ile paralel olarak yurtdışından Hastanemize gelen doktorlara hematoloji ve kemik iliği nakli konusunda eğitim de verdiklerini belirtti.

15 Şubat 2008 Cuma

“BİYOLOGLARA HAK ETTİĞİ DEĞER VERİLMİYOR”

Biyologlar Birliği Derneği Genel Başkanı Biyolog Kadir SORUCUOĞLU ve Biyologlar Birliği Derneği Genel Sekreteri Biyolog Gökhan KAVUNCUOĞLU devlette giderek azalan biyolog kadroları hakkında ve kaybedilen diğer haklarla ilgili olarak Sağlık Dergisine konuştu.

Esra Öz. : Neden böyle bir dernek kurma ihtiyacı hissettiniz?
Kadir SORUCUOĞLU : Biyologların sıkıntıları için mücadele eden ve yeni iş olanakları sağlayacak ortamları oluşturmak. Biyologların kendi mesleklerini yapmalarını sağlamak, kaybettikleri haklarını tekrar kazanmak. Çalışma şartlarını, çeşitliliğini arttırarak plan proje geliştirmek.
Gökhan KAVUNCUOĞLU: Derneği kuranlar biyolog olarak çalışıyorlar ve güvencemiz var. Fakat, biyolog olanların çalışma şartlarının daha da kötüye gitmesi, var olan haklarının ellerinden alınmasından dolayı böyle bir dernek kurmaya karar verdik. Çalışma imkanı ve olanaklarını sağlama ve mesleğin onurunu tekrar ortaya koyabilmek için bu olaya girdik. Kişisel bir kaygımız yok. Gelişmiş ülkelerde çok değerli olan Biyologluk, maalesef ülkemizde ikinci sınıf vatandaş gibi görülmesinden rahatsızlık duymaktayız. Biyologluk üzerine geniş kapsamlı eğitim aldık ve aldığımız eğitimi hayata geçirmek istiyoruz ancak önümüz kapatılıyor. Tek hedefimiz biyoloji mesleğini daha güzel bir yere getirebilmek. Siyasi bir düşüncemiz yok.

E.Ö.:Dernek olarak neler yapıyorsunuz? Sistemdeki sorunlar neler?
K.S.: Derneğin tüzük işlerinden sonra Ekim ayında ilk kongremiz yapıldı. 20 kişilik yönetim kurulumuz oluşturuldu. Aslında biyologların konuşması gereken ama hep başka meslektekilerin konuştuğu konularda artık biz konuşmalıyız. İlgili olduğumuz her konuda demeç veriyoruz. Pek çok kanalda haberimiz çıktı. Küresel ısınma ile ilgili açıklamalarda bulunduk. Dünya gıda gününde açıklama yaptık. Tüm parti başkan ve yöneticileriyle görüşmeye çalışıyoruz. Şu ana kadar DSP, BBP ve SP parti başkanlarıyla görüştük. Sağlık Bakanlığı müsteşarımızla görüştük. Derneklerle ve ilgili kurumlarla görüşüyoruz. Tarım bakanlığına itirazda bulunduk. Mesul müdürlük 2005 yılında çıkartıldı ve Tarım bakanlığından cevap bekliyoruz.
G.K.:Sağlık Bakanlığına dilekçe verdik özel hastanelerde çalışma ile ilgili yönetmelik taslağında oluşturulan tablo da biyologlara yer verilmemiş. Özel hastaneler talep etseler dahi alamayacaklar. Biz bu konunun düzeltilmesi için dilekçe verdik. Oda çalışmalarımız oldu ancak üye sayımızla birlikte bunu başaracağız. 2005 yılından sonra mezun olanlar biyolog unvanı alamıyorlar, biyoloji bölümü mezunu şeklinde diploma alıyorlar ve ünvan sınavına girerek bu hakkı almaya çalışacaklar. Biz bu haklarımızı yeniden almaya çalışıyoruz. Başhekimi yardımcılığı biyologların ellerinden alındı. Kimyager ve eczacıların döner sermaye tavanı yüzde 250´ye arttırılırken bizlerinki yüzde 150´de kalarak arttırılmadı, aynı ortamda çalıştığımız ve hastaneye aynı katkıyı yaptığımız halde eşit işe eşit ücret adaletine aykırı olarak aynı hak verilmiyor. Özel gıda laboratuarlarında laboratuar sorumlusu olma yetkimiz de elimizden alındı. Tarım bakanlığında arazi görevine çıkınca ziraat mühendislerine tazminat verilirken, biyologlara verilmiyor. Özel hastanelerde çalışma yetkimiz elimizden alınmaya çalışılıyor.


E.Ö.:TUS’ta verilen kontenjanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
K.S.:Biyologların TUS‘ta üniversite hastanelerini yazma hakkı ellerinden alındı. Daha önce yazma hakkı varken ve çok başarılı işlere imza atmışlarken, böyle bir haksız durum oluştu. Ayrıca sınava giriş hakkı kaldırılmaya çalışıldı, Danıştay kararıyla birlikte sınava girilme hakkı ellerinden alınan biyologların bu hakları geri verildi.
G.K.:Tababet Tüzüğünün 6-b bendine göre fen fakültesi ya da dengi fakültelerin kimya, biyoloji bölümü , kimya yüksek okulu, eczacılık fakültesi, eczacılık yüksekokulu ya da veteriner fakültesi mezunları uzmanlık kadroları için devlet hastanelerinde olduğu gibi üniversitelerin asistanlık kadrolarına başvurma hakkı olduğu halde keyfi bir uygulama yapılarak bu kişiler üniversitelerin konuyla ilgili kadrolarına yerleştirilmiyor. Daha önce üniversitelerden uzmanlığını almış ve hala çalışan kişiler bulunmaktadır. Bu nedenle sadece Ankara, İstanbul ve İzmir´deki Sağlık Bakanlığı Eğitim ve Araştırma hastanelerine müracaat edilebiliyor.

E.Ö.: Biyologların unvan değişikliğinde ne gibi farklılıklar oluyor?
K.S.: Unvan değişikliği olanlarda, laboratuar teknisyeni işe girdikten sonra biyoloji bölümünü bitirince sınava tabi tutuluyor. Bakanlıkta, normalde böyle bir sınava gerek kalmazken, sınavın zorluğundan dolayı kazanan çok az kişi var. Bu durumu Sağlık Bakanı Müsteşarına bildirdik. PDC yayınlandı. Görevde Yükselme Sınavına itiraz ettik, cevap geldikten sonra dava açacağız.
G.K.: Durumu bildirdiğimiz Sağlık Bakanlığı Müsteşarı, Görevde Yükselme Sınavı ile ilgileneceğini bildirdi. Son sınava giren arkadaşlarımızdan öğrendiğimiz kadarıyla sınav soruları daha makul olmuş. Unvan değişikliği sınavı ile ilgili hatalı sorular için yazı yazıldı ve kararı bekliyoruz.


E.Ö.:KPSS’de verilen kadroları hakkında ne düşünüyorsunuz?
K.S.:Personel dağılım cetvelinde biyolog kadroları giderek azalıyor. Bir hastanede 7 olan biyolog sayısından 3 kadroya düşülüyor. Mevcut kadroları da azaltarak iş olanakları tamamen engelleniyor. Bunların düzeltilmesi için çalışmalar yapacağız.

E.Ö.:Biyoloji mezunları branşlaşmalı mı?
G.K.: Hocalarımız girişimde bulundular ve YÖK ile biyoloji mezunlarının uzmanlaşarak mezun olması gerektiğini ve diplomalarına bunun yazılması gerekliliğini belirttiler. Ancak bu görüşmelerden cevap alınamadı. Japonya’da Biyoloji Üniversitesi var, Dünya da neredeyse biyolog adı altında mezun yok. Malezya’da biyologlar, Bakteriyolojist, Virolojist gibi alt dallara ayrılarak mezun oluyor. Biyolog demek her şeyi biliyor demektir. Günümüzde biyoloji çok gelişti ve her şeyi birden bilme olanağı yok. Ülkemizde branşa ayrılmak için yüksek lisans yapmak gerekiyor. Lisans eğitiminde hidrobiyoloji, botanik, zooloji, genetik bölümü şeklinde branşlaşarak eğitim verilmeli. Branşlaşma mezun olmadan önce olmalı ve o konu da uzmanlaşmalı. Bu durum çok büyük ekonomik kazanç sağlayabilir. Fizik yüzyılı geçti, kimya yüzyılı geçti, 2000 yılından itibaren biyoloji yüzyılı başladı. Kazanç sağlanabilecekken bunu kullanmıyorlar. Petrol yiyen bakterilerin tanker kazalarında kullanılabilecekken başka yollar deneniyor yada dışardan satın alınıyor. İstanbul bunu kullanabilecek bir ortamdır. Bu konu üzerinde Biyologlara çalışmalar yapmalarına fırsat tanınmalıdır. Biyolojik çözüm üretip bunu satabilirlerde.

E.Ö.:Ülkemizde biyolojik çeşitlilik ne durumda?
G.K.:1992 yılında PKK aktifken bile doğu bölgesinde araştırmalar yapmaya gelen Amerikalı araştırmacıların, çeşitli buğday örnekleri aldıklarını ve amaçlarının 0 ila 3500 rakımda ve çeşitli dirençlere sahip buğdaylardan aldıkları örneklerle yeni bir tür oluşturup bunu dünyaya satmak olduğunu öğrendim. İsrail ve ABD’den buğday ithal ediyoruz ancak bu tohumlar tek seferlik yani kısır olduğu için her yıl tekrar alım söz konusu oluyor . Dışa bağımlı tarım yaparak biyolojik zenginliklerimize sahip çıkmadığımız için gün geçtikçe elimizdekileri yitiriyoruz. Yer altı kadar yer üstü zenginliklerimize dikkat çekilmeli ve değerlendirilmelidir. Biyologlara imkan verilmeli , özel laboratuarlar desteklenmeli, bu konular üzerine eğilsek neler başarılır neler.

E.Ö.:Derneğinize nasıl ulaşılabilir?
K.S.:Derneğimize üye olmak isteyenler Sağlık-1 Sokak Torun Apartmanı 19/11 Sıhhiye , Ankara adresinden ayrıca
http://biyologlarbirligi.tr.gg/ web adresimizden bilgi edinebilirler. Ayrıca biobirder@gmail.com mail adresinden de iletişim sağlayabilirler. http://groups.google.com.tr/group/biobirder?hl=tr grup adresinden de üyelik formu ve daha bir çok konuda bilgi alabilirler.

13 Şubat 2008 Çarşamba

MİNİMAL İNVASİF İLE ZARAR MİNİMUMA İNDİ

Güven Hastanesi Kalp Damar Cerrahı Prof. h.c. Dr. med. Tayfun Aybek Minimal İnvasif yöntemi ile kalp ameliyatını ve Kalp Cerrahisindeki son gelişmeleri Sağlık Dergisine anlattı.

Minimal invasif Kalp ameliyatları 7cm den küçük bir kesiden yapıldığını ifade eden Prof. Dr. Aybek son 10-15 yılda kalp cerrahisinde önemli gelişmeler olduğunu söylüyor. Aybek minimal invasif hakkında şunları söylüyor: “Kalp Cerrahisi çok modernleşti ve gelişti, eskisi gibi ameliyatlar yapmıyoruz. Branşımızdaki en gerekli alet, Kalp-akciğer makinasının küçültülmesiyle, verdiği zararlar minimuma indirildi. Bu diyaliz cihazına benzer, fakat 10 kat daha güçlü aletin, riskli ve yaşlı hastalarda yaptığı yan etkiler belirgin olarak görüldüğü için özellikle bypass cerrahisinde, adı geçen makina kullanılmadan ameliyat teknikleri daha da geliştirildi ve faydaları ortaya çıkarıldı.”

Prof. Dr. Aybek atan (çalışan) kalpte bypass yöntemi uygulanmaya başlandığını ve bir yılda 2000 tane bu türden ameliyat yaptıklarını dile getiriyor. Aybek sözlerine şöyle devam ediyor: “Çalışan kalpte bypass yöntemi ile ameliyat esnasında kalp, akciğer hiç durmuyor, hastanın tansiyonu değişmiyor. Kalp-Akciğer Makinasının verebileceği tüm zararlar böylelikle bir çırpıda ortadan kaldırılmış oluyor ve ameliyat komplikasyonları azaltıyor, hatta ölüm oranlarını yüzde 0,8’lere kadar düşürmüştür. Ameliyattan sonra hastaların normal yaşantılarına dönmeleri daha çabuk olmakta ve taburcu süremiz ortalama 4 ila 5 gün arasında değişmektedir.”

Minimal invazif kalp cerrahisi yöntemiyle hastaya zarar verme oranının düştüğünü belirten Prof. Dr. Aybek normalde kalp ameliyatlarında göğüs kafesi 30-35 cm kesiyle açılıyorken, artık bunu sadece 5 cm lik bir yara ile (bayanlarda göğüs altından) yaptıklarına dikkat çekiyor. Bu yöntemin bypass, kapak ameliyatı, kalp deliği ameliyatlarında da uygulandığını işaret eden Prof. Dr. Aybek 1996 yılından bu yana bypass cerrahisinde de dünyada en büyük serilere sahip olduklarını kaydediyor.

Kalp kapakçıklarının tamiri ile kan sulandırıcı ilaçlara son
Kalp kapakçıklarının tamir edildiğini böylece hastaların kendi kapağını muhafaza ettiklerini vurgulayan Prof. Dr. Aybek bu yöntem sayesinde ömür boyu almaları gereken kan sulandırıcı ilacı almaktan kurtulduklarını söyleyerek; “bu sayede yabancı bir cisim vücut içerisinde olmuyor. Kapak tamir işlemlerinde ya kapak büzülür ya kaçıran kısım kesilerek kalp zarından bir parça eklenir ya da dokular kopmuşsa dikişle tutturulur, bu işlemler de küçük yara (minimal invazif) yöntemiyle yapılmaktadır” diyor.

Ameliyat Robotu
Göğüs kafesi açılmadan kalp ameliyatlarını gerçekleştirebilen endoskopik ameliyat robotunun piyasada olduğunu ifade eden ve bu cihaz ile ameliyat ederek dünyada ilkler arasına ismini yazdıran Prof. Dr. Aybek, Almanya’nın Frankfurt Üniversitesinde toplam 162 hastada göğüs kafesini hiç açmadan ameliyat gerçekleştirdiklerini ifade ediyor. Ankara’ya ameliyat robotunu getirmeyi arzuladıklarını ifade eden Prof. Dr. Aybek bu yöntemle ameliyat sonrası hastanın yarasının estetik görüntüsünün mükemmel ve enfeksiyon oranının sıfır olduğunu söylüyor.

Komplikasyon oranı yüzde ikiye düştü
Aort cerrahisinde de yeniliklerin olduğunu ifade eden Prof. Dr. Aybek şöyle konuşuyor: ”Eskiden bir hastanın ana atardamarı değiştirilirken, hasta 18 dereceye kadar soğutulurdu. Artık bu işlemi hastayı soğutmadan yapabiliyoruz. Ameliyattan sonra uyanmama, felç, ölüm gibi komplikasyon oranları böylelikle yüzde otuzdan, yüzde iki-üçlere düşmüş durumdadır. 2001 yılından bu yana 230 hasta üzerinde bu yöntemle ameliyatlar yaptık ve gerek sonuçları itibarı ile gerekse bilimsel olarak dünya çapında kabul gördü” şeklinde konuşuyor.

Yüksek epidural anestezi yönteminin de kalp cerrahisinde yenilikler içerisinde olduğunu bildiren Prof. Dr. Aybek genel anestezinin potansiyel zararlarını indirgemiş olduklarını vurguluyor. Yüksek epidural anestezi ile göğüs kafesinin uyuşturulduğunu ve böylece hastanın uyanıkken dahi kalp ameliyatının gerçekleştirilebilineceğini ifade eden Prof. Dr. Aybek : “ 2000 yılında yüksek epidural anestezi ile bypass ameliyatlarına kliniğimizde başlandı. Bu yöntem dünyada öncü olduğumuz bir çalışmadır. Hastalar ağrı duymuyor, sırta katater takılıyor ve ameliyattan sonra bu kateter üzerinden verilen ilaç ile hasta ağrı duymuyor, rahat nefes alabiliyor, çabuk mobilize oluyor. 30 hastayı bu şekilde ameliyat günü bile taburcu edebilme durumu oluyor ve bu bir nevi “poliklinikte kalp ameliyatı” gibi bir dönemi başlattı” diyor.

Kalbin basıncını ölçen çip
Kablosuz iletişim sistemlerinin hızla geliştiğini kaydeden Prof. Dr. Aybek, göğüs kafesinin içine yerleştirilen bir mikro cihaz (1,2 mm) vasıtası ile pil kullanmaksızın, çipe gelen mikrodalgalar aracılığıyla enerjisi dışarıdan sağlanarak, kalp veya tansiyon hakkındaki bilgiyi alıp dışarı yansıtan bir yöntemin kendisinin ve ekibinin çalışmaları ile gerçekleştiğini söylüyor. RFID çiplerinin sensörle kombine edilerek optimize çalışmalarının yapıldığını vurguluyor. Prof. Dr. Aybek konu hakkında şunları söylüyor: “ Önce hayvanlar üzerinde denedik, kronik hayvan deneyleri gerçekleştirdik. Sinyal kalitesi ve gönderiminde incelemeler yaptık, deneyler sonucunda sensörün yüzeyinde değişimler yapıldı, sertifikasyon çalışmaları devam ediyor. Sertifika işlemlerinden sonra piyasaya sürülecek ve ülkemize gelecek, en önemli özelliği, kalbin odacığındaki basıncı ölçerek, anında hastaya bildirebiliyor. Bütün bu bilgiler ömür boyu kayıt edilebiliyor. Kapak ameliyatından çıkan hastaya, yıllar sonra kapak tekrar bozulmaya başlarsa, bunu direk hastaya bildiriliyor. Damara takıldığında tansiyonu ölçmeye yardımcı oluyor, yani hasta kolundaki kol saatine bakıp, tansiyonunu günün her anında görebiliyor. Gözde de lens şeklinde olan çipler göz içi basıncı arttığı zaman hastaya bildiriyor, bu sayede glokom krizini önlemeye yardımcı oluyor. Bu bilgiler hastada kalmadan GPRS- UMTC yolu ile hastaneye aktarılabiliyor. Tele-Medicine denilen yöntem yakında uygulanmaya başlanacak.” By-passın çevresine takılacak sensör ile by-passın açık olup olmadığını hastanın hayatı boyunca göstereceğini bildiren Prof. Dr. Aybek eğer bypass tıkanmaya başlarsa, hasta kalp krizi geçirmeden çok daha önce teşhis edilebileceğini söylüyor. Prof. Dr. Aybek bu çipin ileride kalp ameliyatı sırasında ya da robot ile isteyen hastalara da takılabileceğini ifade ediyor.

12 Şubat 2008 Salı

KERATOPLASTİDE KÖK HÜCRE VE AMNİON MEMBRAN MUCİZESİ

Ankara Tıp Fakültesi Vehbi Koç Göz Hastanesi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özden Özdemir Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e Keratoplasti de son gelişmeler üzerine açıklamalarda bulundu.

Esra Öz : Kornea transplantasyonu nedir?
Prof. Dr. Özden Özdemir: Kornea transplantasyonu halk arasında göz nakli olarak bilinir. Gözün önündeki şeffaf bir bölümün şeffaflığını kaybedip veya başka görmeyi önleyen durumlarda ölü gözünden alınan şeffaf sağlıklı kornea ile değiştirilmesi işlemine diyoruz. Kornea aynı türden canlılar arasında yapılıyor. Kornea nakli insanda ölen kişiden alınarak gerçekleştirilebilir.

E.Ö. : Hangi hastalarda Kornea transplantasyonu yapılıyor?
Ö.Ö.: Keratoplastiyi bir takım olaylar sonucunda uyguluyoruz. Bu sebeplerin başında gözün şeffaflığını kaybetmesi travma yani göz yaralanmaları sonucu korneanın anatomik yapısının bozulduğu durumlar gelmektedir. Diğer bir sebep enfeksiyonlar bakteriyel veya virütik hastalıklar sonucu korneanın bozulmasıyla oluşan rahatsızlıklarda uyguluyoruz. Başka uygulama nedenleri içerisinde tümör ya da koretakonus hastalığı sayılabilir. Keratokonus, korneanın öne doğru konik bir şekil almasıdır. Yüksek derecede astigmatizmden dolayı, hasta net göremez. Önce kontakt lens ile tedavi edilir sonra göz bunu da kabul etmez ve kornea nakli yapılması gerekir.

E.Ö.: Gerekli Kornea nerelerden bulunur?
Ö.Ö.: Aynı türden iki canlı arasında yapılır. Alınacak kişinin ölmüş olması gerekir. Ölmüş insanların bütün organlarını bağışladığı gibi göz de bağışlanıyor. 1979 yılında çıkan kanunla ölüden canlıya kornea nakli yasal hale gelmiştir. Legal bir engel yoktur. Her ölen kişiden kornea alınabilir. Sadece kornea alınması aksine bir vasiyeti olanlara uygulanamıyor, bunun dışında ölen hastanın ailesinden izin alınmaksızın kornea nakli gerçekleştirilebilir.

EÖ.: Korneanın alınma şartları nelerdir?
Ö:Ö.:Korneanın alınma şartları içerisinde canlı kişiden kornea alınmaz. Ölümünden 8-10 saat sonra bile kornea canlı kalabilir ve rahatlıkla alınıp kullanılabilir. Transplantasyon ameliyatları riskli değildir ancak eğitimden geçmiş, belli sayıda ameliyat yapmış hekimler tarafından yapılmalıdır. Her hastane de uygulanmayan bu işlem bir tür doku nakli işlemidir. Bazı hastalıklardan vefat eden kişilerden kornea alınmaz. Örneğin nörolojik hastalıklar, kan kanserleri, bulaşıcı virütik hastalıklar gibi.

E.Ö.: Kornea transplantasyonu işlemi sırasında doku reddi olabiliyor mu?
Ö.Ö.:Transplantasyon sonucu doku reddi de olabiliyor. Özellikle riskli vakalarda olmaktadır, örneğin, kireç yanığı hastalarında kornea süratle damarlanır bunun sebebi kornea damarlarını tamir eden hücrelerin yanmış olmasından kaynaklanıyor. Tamiri yapan hücreler kök hücrelerdir. Önceden kireç yanığı olan hastalarda kök hücre eksikliği oluştuğundan kornea nakli başarılı olmazdı. 1998-1999 yılından bu yana bizimde uyguladığımız gibi kök hücre nakli yapılıyor. Kök hücre nakli yapıldıktan sonra kornea transplantasyonu yapılırsa, o zaman başarılı bir operasyon gerçekleşmiş oluyor. Korneanın damarlanmasına sebep olan hastalıklar riskli olgulardır.

Bol damarlı korneası olan hastalar riskli alıcıdır.Kornea alınırken endotele zarar verilmemelidir ya da endotelin hasar görmemesi için özel bir solüsyon içerisine konmalıdır. Solüsyon etkisini yitirmiş ise enfeksiyon almışsa hasarlı doku gibi davranır, nakil yapılınca iyi sonuç alınmayabilir. Ayrıca teknik olarak operasyon sırasında konan derin sturlerle endotele zarar verilmemesi gerekir. Transplantason sırasında yara yeri eşit düzey sağlanmazsa araya sıvı kaçar bu da sonuçta doku reddine sebep olur. Göz tansiyonu yüksek olan hastalarda doku reddi kolay gelişir.

E.Ö.:Alınacak korneanın seçiminde nelere dikkat edilmeli ?
Ö.Ö.: Göz ameliyatı geçirmiş ve göz tansiyonu olanlarda, sarılık, kanser hastalarından ve nörolojik hastalıkların pek çoğundan kornea alınmıyor.Kornea alınmadan önce dikkatli olmalı ve mutlaka , ölüm nedeni araştırılmalı. Steril şartlarda ve taze solüsyon kullanılmalıdır. Doku +4 derecede tutulup , süratle nakledilip operasyon gerçekleştirilmelidir.

E.Ö.: Kök hücreler nerelerden elde ediliyor?
Ö.Ö.: Kök hücre eğer hastanın bir gözü sağlam ise sağlam gözden ya da yakın akrabalarının gözünden alınan kök hücre ile gerçekleşiyor. En önemli özelliği kök hücre alım işlemi esnasından hiçbir zarar vermiyor olmasıdır. Belli oranda alınan kök hücre, nakledilen gözde çoğalarak, eksiği doldurur .Sağlıklı gözde kök hücre çok fazla bulunmaktadır. O yüzden alınan gözde hiçbir risk oluşmaz.

E.Ö.:Gelişen başka ne gibi yöntemler var.
Ö.Ö.: Kök hücre ile birlikte başka bir yenilikte amnion membran ile korneanın beslenmesine yardımcı olunmasıdır. Anneden sezeryanla doğum yapmış bebeğin plasentasından alınan amnion membranı ile hasarlı kornea kapatılır. Daha sonra kök hücre de eklenince bazen nakil bile gerekmeyebiliyor.

E.Ö.:Transplantasyon dışında nasıl bir tedavi uygulanabiliyor?
Ö.Ö.:Yüzeyel lekeler ise korneanın kalınlığını inceleyen elimizde gelişmiş cihazlar var. Yüzeydeki leke derinliği hesaplanarak excimer lazer ile o tabaka soyulup, çıkartılır. Yerine yeni doku gelişince leke ortadan kalkar. Hasta sağlıklı bir görmeye sahip olur. Keratokonuslu hastalarda kornea nakline başvurmadan, göz uygunsa kornea halkaları yerleştirilerek konik yüzey düzeltilir. Bu yöntem, daha konforlu görmeyi sağlayabiliyor.Ayrıca kök hücre ve amniyon membran transplantasyonları da yardımcı yöntemlerdir.

E.Ö.:Ülkemizdeki keratoplasti üzerine durumu değerlendirir misiniz?
Ö.Ö.:Ankara Tıp Fakültesi Vehbi Koç Göz hastanesi ilk kornea nakli amacıyla yapıldı. İlk merkez olup en çok ameliyat yapılan kliniktir. Yetiştirdiğimiz deneyimli cerrahlar ülkenin her yöresinde bu operasyonu yapabilir ve yapmaktadırlar. Ülkemizde kornea nakline hassas davranılmıyor.Kornea nakline duyarlı davranılmıyor. Genellikle bu duruma çok reaksiyon göstereceği için hasta yakının duyurmuyoruz. Yakını ölmüş insana saygı gösterilmesi bakımından çok dikkatli olunmalıdır. Ülke çapında tanıtım yapılması gerekiyor. Gönüllü kuruluşlar buna dikkatle eğilmelidir. 700’ün üzerinde nakil bekleyen hastamız var göz bulunsa 1 yılda bitecek. Yeterli sayıda kornea bulamadığımız için transplantasyon listemiz her sene artmaktadır. Topluma bu konu çok iyi anlatılmalı ve halkımız organ bağışına özendirilmelidir.

7 Şubat 2008 Perşembe

KAN TESTİ İLE MEME KANSERİ TEŞHİS EDİLEBİLECEK

Meme Kanseri yatkınlığı bulunan hastaları tespit eden kan testi İngiltere Kanser araştırma merkezi tarafından onaylandı. Opaldia Medikal Direktörü Dr. James Mackay, DiaGenic şirketi müdürü Dr. Eric Christensen, Oslo Kanser Araştırmaları Enstitüsü Bilim Danışmanı Profesör Anne-Lise Borresen-Dale Sağlık Dergisine meme kanserinin teşhisini risk döneminde ortaya çıkaran yöntemin tıp alanındaki kolaylıkları hakkında bilgi verdiler.

Erken tanı için vücudun herhangi bir yerinden kan örneği alınabilindiğini belirten Dr. James Mackay, özellikle meme kanseri riskinin kolay anlaşılmasını sağladığını söylüyor. Hastalığın hiçbir belirtisi ortada yokken bile, kişinin meme kanserine yatkınlığı olduğunun anlaşılabildiğini ifade eden Dr. Mackay yapılan kan testinde her ırktan insanın meme kanseri riski anlaşıldığını kaydediyor.En son Hindistan’da araştırma yapıldığını sözlerine ekleyen Dr. Mackay, genç kadınlarda bu çalışma çok daha iyi sonuç verdiğini belirtiyor. Mamogramlarda 47 yaş altı kadınlardaki mamogramların yeterli bilgi verici olmadığını söyleyen Dr. Mackay bu test mamograma daha iyi bir alternatif olduğunu iletiyor. Diagenic testin göğüs kanserine karşı yeni bir silah olduğunu söyleyen Dr. Mackay bu testi ve mamografiyi beraber kullanarak kanser tümörleri çok daha erken teşhis edildiğini ifade ediyor. Diagenic test ayrıca genleri araştıran ve gen incelenerek hücrenin meme kanseri yatkınlığını belirliyor Dr. Mackay bu sayede de uzmanlar önlem alabilme imkanına sahip olduklarını sözlerine ekliyor.

Diagenic testi meme kanseri bakımından heyecan verici
Araştırma da görev alana Dr. Eric Christensen ”Göğüs kanserinin yegane parmak izi; kan” diyor. Diagenic testinin sorumluluğunu üstlenen Dr. Eric şöyle konuşuyor: “Onkolojide bu kadar öncü olan opaldia ile iş birliği içerisinde olmak heyecan vericidir.”

Prof. Anne-Lise Borresen-Dale Oslo Kanser Araştırmaları Enstitüsinde ve DiaGenic testte Bilim Danışmanı olarak görev yapıyor. Prof. Dale 13 Aralık tarihinde Londra’da düzenlenen Genesis konferansında, meme kanseri ölümlerini azaltmak üzerine konuşma yaptığını ifade ediyor. Prof. Dale ayrıca sözlerine şunları ekliyor: “Diagenic kan testi meme kanseri teşhisi bakımından yeni ve heyecan verici bir gelişmedir”diyor.

5 Şubat 2008 Salı

ACİL OLARAK MÜRACAT EDEN EL HASTALARINA ERKEN MÜDAHALENİN ÖNEMİ

Çankaya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Şadan Ay , El Cerrahisi alanında yaptıkları operasyonlar hakkında Sağlık Dergisine konuştu.

Çankaya Hastanesinde El Cerrahisi konusunda başarılı operasyonlar gerçekleştirdiklerini dile getiren Doç. Dr. Şadan Ay özellikle iş kazası üzerine, meslek hastalıklarında el ve ayak yaralanmaları sonucu gelen hastalara tedavi uyguladıklarını söyledi. Hastanelerin de El Cerrahisine yönlenmiş dört tane ortopedi uzmanı bulunduğunu ve 7 gün 24 saat anlayışıyla hizmet verdiklerini ifade eden Ay : “ Başarımızın ana nedeni el ve mikro cerrahi konusuna yönelerek kendimizi yetiştirmiş olduklarını belirterek Türkiye’de maalesef el cerrahisi konusunda ihtisas veren kurum yok ancak kendini bu alanda yetiştirmiş cerrahların olması sevindirici bir durumdur. Ülkemizde çok az sayıda el cerrahı bulunduğunu ve hastaların bu hekimlere ulaşma sürecinde zaman kaybına uğrayıp maddi ve hukuki zararlara uğradıklarını
söyledi.
El cerrahı dendiği zaman sadece elle ilgilenilmediğini elin omuza hatta boyuna kadar olan hastalıklarını içerdiğini belirten Doç. Dr. Şadan Ay, ayrıca eksik parmaklar, yapışık parmaklar gibi doğmalık bozukluklar, sinir sıkışmaları, sinir, tendon, damar yaralanmalarının tedavisi ve doğum felçleri gibi hastalıkları da kapsadığını kaydetti. El cerrahisinin gerekli ekipmanların önemini vurgulayan Dr. Ay: “Ameliyatları mikroskop yardımıyla ve özel aletlerle gerçekleştiriyoruz. 1 mm çapındaki bir damara en az 8 dikiş atarak devamlılığını sağlıyoruz diyerek sinirleri de benzer şekilde tamir edildiğini belirterek ayaktan ele parmak nakli veya kopmuş bir parmağın yerine dikilmesi ameliyatlarında bu şekilde en az 3 damar 2 sinir ve diğer dokuları tamir ettiklerini belirtip mikro cerrahi yöntemiyle açık yara veya felçli kollarda kas veya doku nakli yaparak tedavi ettiklerini söyledi.

Dünya da el cerrahisi adına ne yapılıyorsa bizde de yapılıyor
“Kopmuş organların tedavisinde başarı oranlarımız, organı getirme şekli ve zamanında getirilen hastalarda oldukça başarılı. Hastanın bize ulaşma şekli çok önemlidir. Bu hastalara erken müdahale oldukça önemli. Eli kopan hasta önce şehir merkezindeki hastaneye gidiyor, üst merkeze yollanıyor, zaman geçiyor ve kritik zaman kaybedildiği için faydalı olamıyoruz” Dr. Ay özellikle acil serviste hizmet veren hekimlerin el cerrahisinin yapıldığı merkezleri bilmesinin öneminden bahsetti.
Ülkemize özel bir durum olarak Her köyde veya mahalle mahalli kırıkçı sınıkçı olarak adlandırılan bir grup insanın olduğundan bahseden Şadan Ay, bu kişilerin yanlış uygulamalar sonucu hastanın büyük çoğunluğunun sakat kaldığını ve ancak bu hastaların vücudun başka yerinden alınıp nakledilen kasla tedavi edebildiklerini” belirtti

Dünya da el cerrahisi adına ne yapılıyorsa Çankaya Hastanesinde aynısının başarı ile yapıldığını belirten Dr: Şadan AY bunu onurunu taşıdıklarını belirterek, doğmuş, büyüyen, çalışan, üreten ellerin problemlerinin çözümünün kendi sorumluluklarında olduğunu söyledi.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...