28 Ocak 2008 Pazartesi

TÜRK DAMAR CERRAHINA ÖDÜL YAĞIYOR

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Damar Cerrahisi Birimi öğretim üyesi Doç Dr. Cüneyt Köksoy Damar Cerrahisi çalışmaları ile birlikte gelen ödülleri hakkında Sağlık Dergisine açıklamalarda bulundu.

Damar Cerrahisi çalışmalarının genel olarak değerlendirilmesi sonucu Amerika Damar Cerrahi Derneği ( Society for Vascular Surgery ) tarafından her yıl dünyanın çeşitli ülkelerinden beş bilim adamına damar cerrahisi alanındaki çalışmalarından ötürü verdiği ödüle layık görülen Doç. Dr. Köksoy bu ödül sayesinde konferansta sunum yapabilme imkanı tanındığını ifade etti. Kazandığı ödül sayesinde ABD’deki damar cerrahisi alanında saygın çok sayıda tıp merkezini gezerek bilgi alma imkanı tanındığını kaydeden Doç. Dr. Köksoy bu derneğin dünyadaki damar cerrahları ödüllendirdiğini belirtti. Doç. Dr. Köksoy 5-8 Haziran da düzenlenecek olan konferansa ABD’nin Kalifornia Eyaletindeki San Diego kentinde katılacağını ve bu toplantıyı takiben önemli damar cerrahisi merkezlerini ziyaret ederek, çalışmalarını değerlendireceğini söyledi.

Üç ay ABD’de eğitim alacak
Daha önce A.B.D. de damar cerrahisi eğitimi almış olan ve Türkiye’de Avrupa Damar Cerrahisi Board sahibi damar cerrahı olan Dr Köksoy ayrıca Uluslararası Damar Cerrahisi Derneği tarafından bir burs ödülüne de layık görüldü. Bu burs programı çevresinde Dr Köksoy, Cleveland Klinik’te endovasküler cerrahi alanında klinik fellow olarak eğitim alacağını söyledi. Doç. Dr. Köksoy söz konusu derneğin damar cerrahisi alanında yapmakta oldukları yayınlar, çalışmalar, bulundukları ülkede damar cerrahisi eğitimine katkıda bulunabilme potansiyeli gibi birçok özelliği değerlendirerek endovasküler cerrahi alanında burs ve ödül programları ile endovasküler cerrahinin gelişimini teşvik etmekte olduğunu kaydetti.


Stent grafisi ile Açık cerrahiye veda ediliyor
Damar cerrahisinde son gelişmeleri bildiren Doç. Dr. Köksoy sözlerine şöyle devam etti: “Açık cerrahi girişimleri giderek azalıyor, son 5-10 yıl içerisinde damar cerrahisinin yapısı, eğitim programları önemli oranda şekil değiştirdi. Bu değişimlerin başında ; girişimsel ve kateter aracılığı ile yapılan daha az invaziv girişimler gelmektedir. Endovasküler cerrahi olarak nitelendirdiğimiz bu girişimlerde temelde kateterler üzerinden gerçekleştirilen uygulamalar olup başlıcaları stent ve balonlarla tıkalı damarın açılması, stent greftlerle anevrizmaların açık ameliyata gerek kalmadan onarılabilmesi, pıhtıların eritilmesidir. Açık cerrahi olmadan lokal anestezi altında stent greftler kullanılarak artık aort anevrizmaların yüzde elli ile yetmişi tedavi edilebilmektedir. Stent greft metal bir çerçeve olan stent üzerine yerleştirilen kumaş benzeri bir maddenin yapılan damar greftidir. Stent grefler kullanılarak başta anevrizmalar, yaralanmalar sonucu damar yırtıkları ve damardaki tıkanıklıklar başarı ile tedavi edilebilmektedir” şeklinde konuştu. Damar tıkanıklığında, pıhtıyı eritmek işleminin artık mümkün olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Köksoy sözlerine şöyle devam etti:”Varis hastalarında lazer veya radyo frekansı kullanıyoruz. Toplardamarda eski ya da yeni tıkanıkları endovasküler yöntemlerle açmak mümkün ve önemli bir oranda ameliyatsız olarak yapıyoruz. Böyle çalışmaların öncülüğünü Amerika ya da Avrupa yapıyor. Bu yöntemleri halen başta kliniğimiz olmak üzere bir çok merkez uyguluyor. Söz konusu burs ve ödüller çerçevesinde alacağım eğitim ile hastalarımıza sunacağımız hizmetin kalitesinin ve bu alanda çalışan meslektaşlarımın eğitimine sağlayacağım katkının önemli oranda artacağına inanıyorum.”

23 Ocak 2008 Çarşamba

TÜP BEBEK TEDAVİSİNDE SON GELİŞMELER

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Timur Gürgan ve Gürgan Clinic Kadın Sağlığı, İnfertilite ve Tüp bebek merkezi Medikal Direktörü Doç. Dr. Aygül Demirol ile tüp bebek yöntemiyle ilgili son gelişmeleri konuştuk.

İlk tüp bebeğin doğumunun 30. yılı kutlamaları çerçevesinde bu sene farklı etkinlikler düzenlendiğini kaydeden Prof. Dr. Gürgan, yapay döllenme sonucu 1978 yılında sezeryanla dünyaya getirilen Louise Brown ile dünyada ilk tüp bebek uygulaması gerçekleştiğini söyledi. Prof. Dr. Gürgan şu ana kadar tüp bebek yöntemiyle 5 milyon çocuğun dünyaya geldiğini söyleyerek şöyle konuştu: “ Önceden çocuk yollarında hasar olduğu tespit edilen hastaların döllenme sorunu oluyordu. ilk defa annenin üreme yolları dışında tüp bebek laboratuarında dölleme ile embriyo anne rahmine yerleştirilerek yapıldı” diyor. 1992’den sonra yeni bir bakış açısı kazanıldığını söyleyen Gürgan, mikro injeksiyon (ICSI) yöntemi ile sperm sorunu yaşayan erkeklere çözüm olduğunu hatta spermi bulunmayan erkeklere ait sprem bulunarak bu yöntem uygulandığını iletiyor. Teknolojinin büyük ilerleme kaydettiğini ve böylelikle 5 milyon çocuk dünyaya geldiğini belirten Gürgan konuşmasına şöyle devam ediyor: “Kadınların 35 yaş ve üstü yaşlarda olmalarıyla ya da daha erken yaşta yumurta rezervlerinin bitmesi sonucu gebeliklerinde zorluklar oluşmaktadır. Erkeklerde de spermlerin gelişme sorunu yaşanmaktadır. Böyle vakalarda sağlıklı sperm elde edilemediği için sağlıklı gebelik oluşturulamıyor” diyor. Gürgan 5-10 yıla kadar kök hücrenin umut vaad ettiğini ancak henüz somut bir başarı olmadığını sözlerine ekliyor. Prof. Dr.Timur Gürgan tüp bebek tedavisi uyguladıkları hastalarda yüzde 20 ile 60 arasında tedavi ettiklerini kaydediyor. Tüp bebek merkezlerinin iyi organize olmaları ve kaliteli sisteme sahip olmaları gerektiğini ileten Gürgan; uygulanan tedavilerin başarısının, tüp bebek merkezlerinin kullandıkları malzemelerin kalitesiyle eşdeğer olduğunu sözlerine ekliyor.

Çifte özel tedavi uygulaması
Prof. Dr. Timur Gürgan tüp bebek yöntemi ile ilgili yeni bakış açısını şöyle açıklıyor : “Çifte özel tedavi yöntemi uygulanmalıdır. Hastanın sosyal, psikolojik ve ekonomik durumu, geçirdiği hastalıklar değerlendirilmelidir. Kişilerin çift detaylı olarak değerlendirip kişiye özel tedavi uygulanmalıdır. Bu yöntem “Hasta Dostu” tedavi yönteminin temelini oluşturmaktadır. Hasta dostu tedavi yöntemiyle hastaya en az yan etki, en az maliyet ve en yüksek başarı sağlanmaktadır. Bilimsel uygulamaları, teknik gelişmelerle paralel bir şekilde yürütmek gereklidir” diyor.

Tüp bebek uygulamasından önce alternatif yollar denenmeli
Tüp bebek uygulaması ile ilgili olarak Prof. Dr. Gürgan : “Hastaların genetik incelenmesi ve bağışıklık sistemleri, rahim içi yapısı incelenerek teşhis ve tedavisi yapılmaktadır.Bu yöntemle tüp bebek adaylarına ön hazırlık uygulanmaktadır. Yapılan inceleme sonunda teşhis konmaktadır ve böylece tüp bebek tedavisinde başarı oranı yükselmektedir.“diyen Prof. Dr. Gürgan kadında kistleşme ve erkekte sperm sorunlarına göre tedavi uygulandığını dile getiriyor. Gürgan konuşmasına şöyle devam ediyor:” Ülkemizde bulunan 90 tüp bebek merkezi Bağkur’da çalışanların sağlık bakanlığındaki yönetmeliğe bağlı kalarak, ilaçların yüzde sekseni, tedavi masraflarının 3/1’i devlet tarafından karşılanmaktadır. Kanuni hakları olan hastaların raporları çıkartılmalıdır. Ülkemizde kaliteli tedavi uygulayan dünya standartlarında merkezler bulunmaktadır. Tüp bebek teşhisi konan hastaların ümitlerini gerçekleştirmek, sağlıklı çocuk dünyaya getirmelerini sağlamak hekimlerin görevidir. Bu uygulamaları geniş kitlelere yaygınlaştırmak gerekmektedir” şeklinde açıklayan Prof. Dr. Timur Gürgan , 3 milyon çiftin kısırlık sorunu yaşadığını belirtiyor. Kısırlık sorunu yaşayan her çifte tüp bebek tedavisi uygulanmadığını, özellikle daha az sorunu olan çiftelerin aşılama, yumurtlama gibi alternatif yolların denenmesi gerekebileceğini sözlerine ekliyor.

Çok fazla embriyo başarısızlık kriteri
Yeni bazı tedavilerin, erkek kısırlığı olan veya kadında yumurtaya bağlı sorunları olan çiftlerde lazer etkili oluyor. Spermlerin büyütmeli mikro injeksiyon, lazer, co-kultur , ilaçsız tüp bebek gibi teknikler ve özellikle üç boyutlu ultrasonların laboratuarlarda kullanılmasıyla bazı özel hasta gruplarında daha başarılı olunduğunu söyleyen Prof Dr. Gürgan sözlerine şöyle devam ediyor: “ Tüp bebek tedavisi bir bütündür, hastaya uygulanacak tedavi yönteminin seçiminden ilaç uygulamalarına kadar her çalışmanın iyi değerlendirilmesi gerekir. Döllenmenin başarılı olması ve kaliteli embriyo gelişiminin oluşturulması hayati önem taşımaktadır. Kaliteli embriyonun gelişmesi için laboratuarlarda çifte özel organizasyonlar yapılmaktadır. Özellikle kaliteli embriyo geliştikten sonra çok fazla embriyonun rahim içine konulmasıyla elde edilen çoğul gebelikler de önemli sorun yaratmaktadır. Özellikle üçüz gebelikler başarıdan ziyade bir başarısızlık kriteri olarak görülmektedir. Çünkü bu gebeliklerde erken doğumlar olmakta ve bunda dolayı çocuk kaybı oranları yüksektir.Çok fazla embriyo transferi tercih edilmemektedir” diyor.

Doç. Dr. Aygül Demirol: “Doğru hastaya doğru tedavi”
Clinic Kadın Sağlığı, İnfertilite ve Tüp bebek merkezi Medikal Direktörü Doç. Dr. Aygül Demirol tüp bebek uygulamalarında son dönemlerde yeni ve çok farklı yöntemlerin kullanıldığını ifade ediyor. Tedavi uygulamalarında en önemli nokta doğru hastaya doğru tedavi yöntemi seçimi olduğunu belirten Doç. Dr. Aygül Demirol tedavi çeşitleri hakkında bilgi veriyor. Güncel tedavi yöntemlerinden olan Preimplantasyon Genetik Tanı (PGT) , uygulamasının kadının yaşlanmasıyla yumurtalarının da yaşlanıyor olması ve yumurtalarında genetik sapmalar meydana gelmesi sonucu oluşan hastalıklarda tercih edildiğini belirtiyor. Dr. Demirol anne adayı gebe kalmadan önce embriyolarından genetik yapılarının incelendiğini söylüyor. Bu uygulama sonucun embriyolarından genetik olarak sağlıklı olanı anneye transfer edildiğini açıklıyor. Embriyo lazerle alınıp, embriyoya bu uygulama ile zarar verilmediğini ve bu yöntemle genetik rahatsızlık olan embriyolar saptandığını açıklıyor. Demirol ayrıca gen lokusu tepit edilmiş hastalıkların belirlendiğini, ailede genetik hastalıkları olanlarda ya da 38 yaş üzeri adaylarda bu yöntem uygulandığını sözlerine ekliyor.

Lazer farklı işlevlerde kullanılıyor
Lazer yönteminin farklı şekillerde uygulandığını belirten Demirol ilk olarak; embriyodan genetik analiz için blastomer çıkarır iken lazer kullanımı üzerinde duruyor. Bu yöntemle embriyonun zarar görmesinin önlendiğini belirtiyor. Diğer bir yöntemin de embriyo traşlama, diye de bilinen Assısted Hatchıng olduğunu sözlerine ekliyor, Dr. Demirol bu uygulamanın rahme embriyonun implantasyonunu artıran bir faktör olduğunu belirtirken hasta seçim kriterlerinin önemli olduğuna ve ileri yaş ve tekrarlayan tüp bebek başarısızlığı olan hastalarda kullanılabileceğine işaret ediyor. Lazerin kullanıldığı diğer çok yeni bir uygulama ise seçilmiş vakalarda mikroenjeksiyon sonucu dejenerasyonu azaltmak ve daha kaliteli embriyo elde etmek için işlem öncesi yumurta zarında ufak bir delik açılarak, spermin yumurta içine daha az travmatik şekilde yerleştirilmesidir ki; bu teknikle özel hasta grubunda yüksek gebelik elde ettiklerini ifade ediyor.

Ko-kültür uygulamaları gelişerek devam ediyor
Ko-Kültür uygulamasını açıklayan Dr. Demirol konu hakkında şöyle konuşuyor: “Anne rahminden endometrial hücreler alınarak yada çok daha yeni bir yöntem olarak yumurta çevresindeki granulosa hücrelerinden elde edilen ek bir kültür vasatıdır. Embriyo laboratuarda özel sıvılar içerisinde geliştirilmektedir. Ko-kültür vasatı ek bir besi ortamı olarak embriyonun gelişimine salgıladığı büyüme faktörleri ile katkıda bulunmaktadır. Bu yöntem ile daha kaliteli embriyolar elde edilerek gebelik oranı seçilmiş vakalarda daha yukarıya çekilmektedir”.

Blastosist transferi uygun vakalarda başarıyı getiriyor
Embriyo transferi yumurta toplanmasından sonra genellikle 3. gün yapılmakla birlikte uygun vakalarda gebelik oranını artırmak için transfer daha ileri döneme alınarak 5. gün seçilerek gelen blastosistlerin transferinin kaliteli laboratuar şartlarına sahip merkezlerde gebelik oranını artırdığını ve bunun için dikkatli laboratuar izlemin gerektiğini Dr Demirol belirtiyor ve blastosis transferi ile birlikte endometrial senkronizasyonun daha iyi şekilde yakalandığını sözlerine ekliyor.

Mikroenjeksiyonda büyük büyütmeli sistem en son yeniliklerden
Gürgan Clinic’de uygulanan yeni tekniklerden bir diğeri de büyük büyütmeli mikroenjeksiyon yöntemi. Bu teknikle sperm ve yumurta yüzlerce kez daha fazla büyütülerek yapısal incelemeleri daha iyi yapılıyor ve daha kaliteli olanlar seçiliyor. Sonuçta daha kaliteli embriyo ve yüksek gebelik oranları hedefleniyor. Bu tekniğin bir çığır açacağını Sayın Demirol vurguluyor. Tüm bu tekniklerin uygulanımı yurtdışından periyodik aralıklarla Gürgan Cliniğ’e gelen çok değerli bir embriyolog olan Monsef Benkhalifa tarafından organize edildiğini ve kendisi ile birebir yakın çalıştıklarını sözlerine ekliyor.

Embriyo transferinde kullanılan kateter kalitesi tedavinin başarısını direk etkiliyor
Tüp bebek uygulamalarında transfer tekniğinin çok önemli olduğunu vurguluyor Demirol, işlemin son aşaması olan embriyo transferinin yapılmasında kateter kalitesinin tedavi başarısını direk etkilediğini kaydediyor. Rahim yapısı incelenen hastanın durumuna göre kateter seçimi ve üç boyutlu ultrason kullanımı başarı oranı yüksek gebelikle sonuçlanmasına yol açacağını ifade ediyor.


İlaçsız tüp bebek (In-vitro maturasyon) bazı hastalar için iyi bir seçenek
Demirol ayrıca ilaçsız tüp bebek yöntemi ile ( IVM) anne adayının yumurtalıklarından çok sayıda olgunlaşmamış yumurtaların alınıp, uygun laboratuar koşullarında olgunlaştırıldığını söylüyor ve bu yöntem sayesinde hormon iğneleri uygulanmadığı için yan etkileri olmayan ve seçilmiş hasta grubunda rahat bir seçim olduğunu iletiyor. Bu yöntemin dünyanın sayılı merkezlerinde uygulanan ve kaliteli laboratuar şartları gerektiren bir yöntem olduğunu ve hasta seçim kriterlerinin son derece önemli olduğununun altını çiziyor.
Tüp Bebek uygulanamaz hastaların içinde olanları Demirol şöyle sıralıyor; menapoza girmiş olanlar, yumurtalıkları çalışmaz durumda olanlar, doğuştan rahmi olmayanlar, ilerleyici kanserlerden gebeliğin hastalık üzerine negatif etkisi olan hastalar ve erkek faktörü içerisinde ise mikroTESE ( mikroskop altında detaylı testis biyopsisi) dahil yapılmasına rağmen hiç sperm bulunamayan ağır azospermi vakaları.

21 Ocak 2008 Pazartesi

Doç. Dr. Kutluhan:“OTOSKLEROZ’UN NEDEN KAYNAKLANDIĞI BİLİNMİYOR”

Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Klinik Şefi Doç. Dr. Ahmet Kutluhan, iç kulak hastalığı olmakla beraber kemiği ilgilendiren bir hastalık olan otoskleroz hakkında bilgi verdi.

Doç. Dr. Ahmet Kutluhan, bilimsel olarak iç kulağın etrafını yapan otik kapsülün bazı noktalarındaki kemik yapının erimesi ve tekrar kemikleşmesi ile karakterize olan hastalığın, bu özelliği nedeni ile halk arasında kulak kireçlenmesi söyledi. Otoskleroz hastalığının neden kaynaklandığı net bilinmediğini söyleyen Doç. Dr. Kutluhan, genetik faktörlerin etkili olduğunu ve anne-babasında veya yakın akrabasında otoskleroz hastalığı olanlardadaha fazla görüldüğünü iletiyor. Doç. Dr. Kutluhan çevresel faktörler ve bünyesel faktörlerin de etkili olduğunu ifade ediyor. Hastalığın tanısında, işitme kaybı, kulaktata uğultu veya çınlama gibi şikayetlere dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan Doç Dr. Kutluhan, ancak ameliyat öncesi net olarak tanı konulamadığını dile getiriyor.

Doç Dr. Kutluhan kulak muayenesinin normal olduğu fakat tanıda otoskleroz düşündüren bulguların işitme testlerinde ortaya çıktığını belirtiyor . Otoskleroz bulguları arasında iletim tipi işitme kaybı, timponogramda düşük bir eğrive stapes refleksinin alınmaması en önemlileridir. Bayanlarda erkeklerden daha fazla görüldüğünü klinik çalışmalar sayesinde elde edildiğini kaydediyor. Erken yaşlarda da otoskleroz hastalığı görüldüğü söyleyen Doç. Dr. Kutluhan hastanın ileri yaşlara kadar takip edildiğini, genellikle 20-30’lu yaşlarda işitme kaybının arttığını vurguluyor.

Hastalık belli olgunluğa erişmeden ameliyat edilmez
Doktora işitme kaybı, kulakta uğultu, çınlama nadiren de baş dönmesi şikayetleriyle gelindiğini söyleyen Doç. Dr. Kutluhan asıl tanının cerrahi müdahale yapıldığı sırada konulduğunu belirtiyor. Auris media’da ; malleus (çekiç kemiği), ortadaki incus (örs), sondaki ise stapes (üzengi) kemikleri bulunduğunu kaydediyor. Stapesin, auris interna (iç kulak) ile bağlantısı bulunduğunu söyleyen Doç. Dr. Kutluhan, ancak bu bağlantının otoskleroz (kireçlenmesi) sonucu hastalığın meydana geldiğini kaydediyor. Erken teşhis edilse de bu hastalığın, belli bir olgunluk seviyesine ulaştıktan sonra müdahale edebiliklerini ifade eden Doç. Dr. Kutluhan sözlerine şöyle devam ediyor: “ Radyolojik bulgularla desteklenerek hasta ameliyat edilir ve gerçek tanı ameliyatta konur. Ameliyat edilecek hastanın diğer kulağında da bu hastalığın olma ihtimali yüzde yetmiştir. Hasta ameliyat sonrası normale döner. İşitme cihazı kullanılmasını önermezken tedavi için ameliyatı tavsiye ediyoruz. Hasta ameliyattan sonra normal hayatına dönüyor” dedi.

Ameliyat yapılamayan hastalara dikkat
Ameliyat yapılamayan hastaların başında 10 yaş civarındaki çocuk hastaların olduğunu belirten Doç. Dr. Kutluhan; hamile ya da hamile olmayı düşünen bayanlarda da ameliyat yapılmayan diğer bir grup olduğunu belirtiyor. Özellikle hamile kadınlarda hormonların artması otoskleroz hastalığı daha da aktiflemektedir. Ameliyat yapılamayan son grubun da dalgıçlar ve pilotlar olduğunu ifade eden Doç. Dr. Kutluhan yüksek basınçta kalanlarda baro travmaya açık olduğunu kaydediyor. Yüksek basınç ortamlarında çalışan hastalarda ameliyat sonrası kulakta fistul oluştuğunu belirten Doç. Dr. Kutluhan sözlerine şöyle devam ediyor:”Ameliyat sonrası hastaların yüzde yetmiş- seksen oranında normal duymasına kavuşur. Yüzde 10-15 oranında hasta da duyma kaybı azalır. Yüzde 5 oranında hastanın işitme kaybında bir değişiklik olmaz, yüzde birin altında ise sağırlık oluşur. Ameliyat sonrası çınlamanın yok olma durumu ameliyat olan hastaların yüzde ellisinde kaybolmuştur.” Hastaların ameliyat dışında her hangi bir tedavi yöntemi olmadığını söyleyen Doç. Dr. Kutluhan medikal tedavi olarak tercihlerinin olmadığını vurguluyor. Sodyum flourid desteği önerilen hastalarda klinik olarak bir sonuç elde edilmediğini belirten Doç. Dr. Kutluhan ayrıca kullanımının zor, bilimsel bulgusunun da olmadığını sözlerine ekliyor. Hastalığın ilerleyen evrelerinde sağırlığın giderek arttığını belirten Doç. Dr. Kutluhan iç kulağın etkilendiği durumlarda ameliyat başarısız sonuç verdiğini ve 30 yaş civarındaki hastaların ameliyat için tercih edildiğini söylüyor.

17 Ocak 2008 Perşembe

MESLEK HASTALIKLARINDA BEKLENEN YASA

Çalışma ve sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü, Genel Müdür Yardımcısı Dr. Rana Güven meslek hastalıkları kapsamında yenilikler ve çalışmaları hakkında Sağlık Dergisine bilgi verdi.

İş sağlığı ve güvenliği açısından uygun olmayan çalışma koşullarından kaynaklanan meslek hastalıklarının önlenebilir olduğunu belirten Dr. Güven bu hastalıkların yapılan meslekten ve çalışma şartlarından meydana geldiğini ifade etti. Fiziksel, kimyasal, biyolojik ve psikolojik faktörlerden kaynaklanan hastalıklar olduğunu kaydeden Dr. Rana Güven şöyle devam etti:“İşyerinde bulunan ve önlem alınmayan zararlı etmenlerden dolayı, pnömokonyoz, cilt dermatitleri ve mesleki kanserler gibi birçok meslek hastalığı görülebilmektedir. En önemli nokta bu hastalıkların tümüyle önlenebilir hastalıklar olmasıdır. İşveren, işyerinde gerekli sağlık ve güvenlik önlemlerini alırsa, çalışanlar bu konuda duyarlı davranırsa meslek hastalıkları önlenebilecektir. Çalışanların yapılan işin niteliğine göre belli aralıklarla sağlık kontrolünden geçirilmesi gerekmektedir. Çalışanların her hangi bir etkilenim karşısında işyeri hekimine başvurma ve iş güvenliği uzmanını uyararak gerekli tedbirlerin alınmasını isteme hakkı vardır.” Doktorlarımızın hastalarına “ne iş yapıyorsunuz?” sorusunu sormalarının gerekliliğini vurgulayan Dr. Güven; böylece kişinin sağlık şikâyetleri ile yaptığı iş arasında bir ilişkinin kurulabileceği ve meslek hastalıkları konusunun dikkatten kaçmayacağını belirtti. Hastaların birçoğunun yaptığı işi “serbest meslek” olarak adlandırdığını ifade eden Dr. Güven, serbest meslek ifadesinin irdelenmesi gerektiği ve çalışanın hastalığıyla, yaptığı iş arasında illiyet bağının kurulmasının önemine dikkat çekti.

Mevcut İş Yasamız sadece Sosyal Sigorta kapsamında çalışanları kapsamına alıyor
Ülkemizde iş sağlığı ve güvenliğinin 4857 sayılı İş Yasası ve AB uyum sürecinde yenilenerek yayınlanan 35 adet yönetmelik ile düzenlendiğini ifade eden Dr. Güven konu hakkında şöyle konuştu; “Mevcut iş yasamız sadece sosyal sigortalı çalışanları kapsamına almaktadır. Devlet memurları, tarım çalışanları, bağımsız çalışanlar kapsam dışında kalmaktadır. 2006 yılı SSK istatistiklerine göre 7.8 milyon sigortalı dışındaki çalışanlar iş sağlığı ve güvenliğinden dolayı mağdur konumdadırlar” diyen Dr. Güven ayrıca şunları söyledi: “Her bir çalışanın sağlık ve güvenlik hizmetinden yararlanması gerektiğine inanan bir hekim olarak, hazırlığı yapılan ve Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyinde tartışılmakta olan İş sağlığı ve Güvenliği (İSG) Yasa Tasarısı Taslağının 2008 yılı içinde yasalaşmasını umuyoruz.“ Dr. Güven Tasarı taslağının www.isggm.gov.tr sitesinde yer aldığını ve ulaşılabileceğini de sözlerine ekledi.

Doktorlar meslek hastalığı tanısı alamıyor
Ulusal Programa göre 30 Eylül 2008 tarihine kadar yasalaşması beklenen İSG Yasasının yayınlanması halinde sağlık çalışanlarının da kapsam içine dahil edileceklerini belirten Dr. Güven sözlerine şöyle devam etti: “İş kazası ve meslek hastalıkları konusunda kapsam dışı ve mağdur konumda olan sağlık çalışanlarımız ve hekimlerimizin durumu da iyileştirilmiş olacaktır. Mevcut uygulamada işi nedeniyle Hepatit B veya C taşıyıcısı olan bir doktor meslek hastalığı tanısı alamadığından mağdur oluyor, ancak işçi konumda bir çalışan meslek hastalığı tanısı konduğunda zararı karşılanıp, ömür boyu tazminat alma hakkına sahip oluyor. Kamuda çalışan doktorlarımız meslek hastalıkları kapsamında bulunmuyorlar ve bu imkânlardan faydalanamıyorlar. Meslek hastalığı aynı zamanda sigortacılık anlamında farklı bir yaklaşımı içermektedir. Bir kişi çalıştığı işten dolayı hasta olduğunda ülkemizde üç tane olan Meslek Hastalıkları Hastaneleri; Ankara, İstanbul ve Zonguldak’ da bulunan hastanelerden birinde tanısının kesinleşmesi gerekmektedir” dedi. Çalışan hasta üzerinde gerekli muayene ve tetkikler ile işyerinde gerekli ortam ölçümleri yaptırıldıktan sonra tıbbi tanı konduğunu kaydeden Dr. Güven sözlerine şöyle devam etti: “Kişiye meslek hastalığı teşhisi konduktan sonra sigortacılık boyutuyla vaka Sosyal Güvenlik Kurumunda değerlendirilir. Meslek hastalığı vakaları Sosyal Güvenlik Kurumunda sigortacılık mantığıyla incelenir. Meslek hastalığı önlenebilir bir kusurdur, çalışan ve işverene ilişkin kusur oranları belirlenir. Hastalanan kişinin tüm hastalık masrafları karşılandığı gibi kaybedilen işgücü oranında hayat boyu tazminat ödenir.”

2006 yılı sonuçlarına göre 574 kişi meslek hastası
“Ülkemizde beklenen meslek hastalığı sayısı yılda yaklaşık otuz bin iken, 2006 yılı SGK istatistiklerine göre 574 kişi meslek hastalığı tanısı almıştır. Bu rakamlar gerçeği yansıtmamaktadır” diyen Dr. Güven yeni iş sağlığı ve güvenliği mevzuatının çağdaş bir yaklaşımla insanın yaşam kalitesini artırmayı hedeflediğini vurguladı.
Dr. Güven ayrıca şunları ifade etti: “Özellikle üzerinde durduğumuz konular; hekimlerimizin hastalarının meslekleri ile hastalık durumu arasındaki bağlantıyı araştırmalarıdır. Halen Meclis gündeminde olan Genel Sağlık Sigortası Kanununda ileri bir düzenleme olarak meslek hastalıkları konusunda tıbbi tanı koyma yetkisinin sağlık hizmet sunucularına verileceği ve bu konuda yetki ve tanı kriterlerinin belirleneceği belirtilmektedir. Meslek hastalığı tanılarında hekim-işveren duyarlılığı çok önemlidir. Türkiye genelinde kriterleri yerine getiren tam donanımlı hastanelere tıbbi tanı koyma yetkisi verilmesi planlanmaktadır. Tıbbi tanı dosyası işyeri ölçüm sonuçları da dahil olmak üzere Sosyal Güvenlik Kurumuna inceleme için gönderilecek ve meslek hastalığı tanısı sigortacılık anlamında da kesinleştirilmiş olacaktır. Meslek hastalığı tanı koyma yetkisinin yaygınlaştırılması ve hekimlerin konuya ilişkin duyarlılıklarının artması ile meslek hastalığı vakalarımızda artış beklemekteyiz.”
2003 yılında çıkan İş Yasasının 81inci maddesinde 50 veya daha fazla işçi çalışan işyerinde işverenlerin işyeri hekimi çalıştırma zorunluluğu olduğunu kaydeden Dr. Güven, aynı yasanın 82nci maddesi ile ayrıca aynı işyerlerinde iş güvenliğinden sorumlu mühendis veya teknik eleman görevlendirilmesi gerekliliğinin de eklenmiş olduğunu belirtti. Dr. Güven yeni İSG Kanunu Taslağında her bir çalışanın sağlık ve güvenlik hizmetinden yararlanma hakkı olacağını söyledi. Dr. Güven ayrıca şunları ekledi: “İş sağlığı ve güvenliği mevzuatının bütün işyerlerini ve her bir çalışanı kapsayacak şekilde, kişinin bağlı olduğu sosyal güvenlik sistemini ayırt etmeden, insanı hedef alan bir çerçevede genişletilmesini istiyoruz.”

4-10 Mayıs tarihleri arasında iş sağlığı ve güvenliği haftası
İş sağlığı ve güvenliği konusunda Dr. Güven şunları söyledi: “İş sağlığı ve güvenliği konusunda Genel Müdürlük olarak hem toplumsal duyarlılığı artırmak hem de ilgili tarafları bilgilendirmek amacıyla eğitim ve tanıtım faaliyetlerimizi artan bir ivme ile sürdürmekteyiz. Bu yıl 22.sini yapacağımız iş sağlığı ve güvenliği haftası her yıl 4-10 Mayıs tarihleri arasında düzenlenmektedir. 2 yılda bir Uluslararası İş Sağlığı ve Güvenliği Konferansını düzenliyoruz. 2008 yılında Uluslararası Konferansın 5.sini İstanbul’ da düzenleneceğiz.” Uluslararası katılım beklediklerini söyleyen Dr. Rana Güven bu konferansa bilimsel bildirilerin de kabul edildiğini, halk sağlığı veya meslek hastalıkları konusunda her branştan bildiri sunumu imkânı olduğunu ifade etti. Düzenli olarak her 3 ayda bir “İSG Dergisi” yayınladıklarını bildiren Dr. Güven kurumsal abonelikleri olan 6.000 aboneye derginin ücretsiz dağıtıldığını, ayrıca afiş, broşür, kitapçık ve video filmlerinin de hazırlandığını ve ücretsiz dağıtıldığını söyledi. Dr. Güven, Genel Müdürlük ve İSGÜM (İş Sağlığı ve Güvenliği Merkez Müdürlüğü) bünyesinde eğitim birimlerinin oluşturulduğunu, eğitici havuzundaki uzmanların ulusal ve uluslararası düzeyde eğitildiklerini sözlerine ekledi. Yetiştirilen sağlık ve teknik eğitimcilerin katılımıyla Almanya Dres’den Akademisi ile ortak eğitim programları yaptıklarını ifade eden Dr. Güven Bakanlığın ayrıca Çalışma ve Sosyal Güvenlik Eğitim ve Araştırma Merkezi (ÇASGEM) ile sadece iş sağlığı ve güvenliği değil çalışma hayatını ilgilendiren bütün konularda eğitim hizmeti sunduklarını belirtti.

15 Ocak 2008 Salı

HEMOROIDAL HASTALIĞI OLANLARA MÜJDELI ICAT; “VIDEOANOSKOP”

Izmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi 3. Cerrahi kliniğinden Doç. Dr. Ali Doğan Bozdağ Hemoroidal hastalığın tedavisinde SMIT ödüllü yeni icadı olan Videoanoskop hakkında Sağlık Dergisi muhabiri Esra Öz’e açıklamalarda bulundu.

Esra Öz: Hemoroid nedir?
Doç.Dr.Ali Doğan Bozdağ:
Hemoroidler anal kanalda bulunan yastıkçıklar olup iki tiptir. Anal kanalda dişli çizgi olarak adlandırdığımız anatomik sınırın üzerinde bulunanlara iç hemoroid, altında olanlara ise dış hemoroid denir. Dişli çizgiden içeriye doğru olan kısmı ağrıya daha az duyarlı iken dışarıya doğru olan kısım daha çok duyarlıdır. Eğer hemoroidler kanama, şişme, sarkma, ağrı, akıntı ve kaşıntı gibi klinik yakınmalara neden olursa buna “hemoroidal hastalık” diyoruz. Hemoroidal hastalığın ileri evrelerinde ameliyata gerek olabilmektedir. Ameliyatlar klasik yöntemlerle yapılabilir. Klasik ameliyatlar da nüks oranı az ve güvenilir yöntemlerdir, ancak ameliyat sonrası oluşabilen gaz veya dışkı kaçırma, anal darlık gibi komplikasyonlar ve özellikle ameliyattan sonra uzun sürebilen ağrı hastaların ameliyattan çekinmelerine yol açıyor.

E.Ö.: Bu hastalıkta alternatif cerrahi yöntemleri var mı?
A.D.B.: Zımbalı hemoroid ameliyatı (Stapler ile hemoroidopeksi, Longo yöntemi), hemoroidal hastalığın cerrahi tedavisinde son yıllarda klasik cerrahiye alternatif olarak görülüyor. Bu yöntemin en önemli avantajları arasında hastaların bu yöntemden sonra klasik hemoroid ameliyatlarına oranla daha az ağrı duymaları ve işlerine daha erken başlayabiliyor olmaları yer almakta olup, bu da hastaların seçimlerini etkiliyor.

Esra Öz: Zımbalama cihazının cerrahlara uygulamada zorlukları var mı?
A.D.B.: Yöntemin ideal biçimde uygulanabilmesi için zımbalama cihazının oturtulacağı kese ağzı dikişinin anoskop yardımıyla çepeçevre olarak anüsten içeride belirli bir uzaklıktan geçirmemiz gerekiyor. Ancak bazı durumlarda iç hemoroidler ve gevşek mukoza anoskopun içine dolarak görüşü kapatabiliyor ve mevcut anoskoplar yetersiz kalabiliyor.

E.Ö.: Anoskopun yönteminin zorlukları çalışmalarınızı nasıl yönlendirdi?
A.D.B.: İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi 3. Cerrahi Kliniğimizde stapler ile hemoroidopeksi ameliyatını 1999’dan beri uyguluyoruz. Eldeki anoskoplar kullanıldığında bu zorluklarla biz de karşılaşıyorduk. Çalışmalarımızın temelini de bu zorluk oluşturdu ve videoanoskop bu zorlukların üstesinden gelmek için icat edildi.



E.Ö.: Videoanoskop nedir?
A.D.B.: Videoanoskop üç parçadan oluşuyor. Ön parça üstü açık bir boru şeklinde olup uca doğru giderek daralıyor. İkinci parça ön parçanın üstünü kapatıp açmak için kullanılan bir kayar kapak görevi yapıyor. Arka parça ise içine laparoskopik cerrahide kullanılan 10 mm’lik sıfır derece teleskop yerleştirilebilen içi boş bir sap taşıyor. Bu sayede hem ameliyat alanı ışıklandırılmış hem de görüntü monitöre aktarılmış oluyor . Ön ve arka parça bir kilit mekanizması ile birbirine bağlı konumdadır. Kilit çözülerek parçalar ayrılabiliyor. Kayar kapak sayesinde anoskopun pencere açıklığı istenen ölçüde açılabiliyor ve pencereden içeri girecek mukoza miktarı ayarlanabiliyor Ayarlanan açıklıktan içeri giren rektum mukozasından dikiş geçilmeye başlanıyor. Anoskop saat kadranı yönünde çevrilerek dikişe devam ediliyor, bu sayede dişli çizgiden hep aynı uzaklıktan geçilerek başlangıç noktasına ulaşılıyor ve kese ağzı dikişi tamamlanmış oluyor. Bundan sonra ön parça ayrılarak çıkarılıyor ve anal kanalda kalan arka parça yardımıyla stapler ile hemoroidopeksi işlemi tamamlanıyor. Teleskop sayesinde görüntü monitöre aktarıldığı için birinci asistan ameliyatı monitörden izleyebiliyor ve cerrahın görme alanını daraltmadan yardım edebiliyor. Cerrah ise ameliyat alanına bakarak veya monitörden yararlanarak kese ağzı dikişini geçebiliyor. Ayrıca sürgülü kapak tümüyle çıkarılarak klasik yöntem de uygulanabiliyor, yani hemoroid pakeleri cerrahi olarak çıkarılabiliyor.

E.Ö.: Videoanoskopun avantajları nelerdir?
A.D.B.: Videoanoskopun en önemli avantajları açıklığı ayarlanabilen bir kayar kapağa sahip olması ve arka tarafta laparoskopide kullandığımız teleskopu yerleştirebileceğimiz içi boş bir sapa sahip olmasıdır. Kayar kapak istenildiği kadar açılarak pencere açıklığı ayarlanıp belirlenen ölçüde mukozanın içeriye girmesine izin veriliyor. Bu sayede de ameliyatın zaman zaman zor olan kese ağzı dikişi aşaması kolayca aşılabiliyor. Ayrıca videoanoskopun sapına yerleştirilen teleskop sayesinde görüntü alınması ve görüntünün monitöre aktarılması da olanaklı hale gelmiş oluyor, hatta ameliyatların kaydedilmesi ve cerrahi eğitim için kullanılması da mümkün oluyor.

E.Ö.: Videoanoskop için patent başvurusunda bulundunuz mu?
A.D.B.: Videoanoskop ile ilgili olarak patent başvurusu yapmıştım, Avrupa Patent Bürosu'ndan ilgili inceleme raporu olumlu geldi ve TÜBİTAK tarafından teşvikle ödüllendirildim. Şu anda Türkiye, Amerika ve Japonya dahil olmak üzere, toplam 13 ülkeye patent için başvurmuş durumdayım.
Şu anda resmi patent arama linki olan espacenet'e girilip "anoscope" yazıldığında ilk sırada benim adım ve Türkiye’nin adı çıkıyor. (http://v3.espacenet.com/results?AB=anoscope&sf=q&FIRST=1&CY=tr&LG=tr&DB=EPODOC&st=AB&kw=anoscope&Submit=ARAMA&=&=&=&=&= ).
Türkiye’den anoskop ile ilgili olarak şimdiye dek yapılmış olan ilk ve tek buluştur ,

E.Ö.: Videoanoskop üretimine başlanıldı mı?
A.D.B.: Videoanoskopun üretilmesi için de İzmir merkezli Egemen Tıbbi Teknik Sanayi ve Dış Ticaret Ltd. Şirketi ile çalışılıyor. 2008 yılı başında Türk malı olarak tıbbın hizmetine sunmayı amaçlıyoruz.



E.Ö.: İlk olarak ne zaman tıp camiası videoanoskopu öğrendiler ?
A.D.B.: Videoanoskop ile ilgili ilk klinik çalışmamız 12-14 Nisan 2007’de Adana’da yapılan III. Çukurova Kolo-Proktoloji & Stoma - Terapi Sempozyumu’nda poster olarak sunuldu ve en iyi poster ödülü kazandı.

E.Ö.: 19. Uluslararası Kongresinde neler yaşandı?
A.D.B.: Tıbbi buluşlar alanında dünyanın en heyecan verici ve önemli toplantılarından biri olarak gösterilen Tıbbi Buluşlar ve Teknoloji Derneği’nin (SMIT (Society for Medical Innovation and Technology) Japonya'da yapılan 19. Uluslararası Kongresi’ne katılmayı amaçladık ve bu kongreye bir buluş olarak videoanoskopu sunmak için başvurduk. Başvurumuz kabul edildi ve 20-22 Kasım 2007 tarihleri arasında Japonya'nın Sendai kentinde yapılan SMIT kongresine katılmak üzere ben ve çalışma arkadaşım Doç.Dr.Tuğrul Tansuğ, tümüyle kendi imkanlarımızla yola çıkarak Japonya'ya gittik.

E.Ö.: SMIT kongresinde hangi ödülleri aldınız ?
A.D.B.: Türkiye’den bu kongreye sadece ikimizin katıldığını, ayrıca bu kongrede Türkiye'yi temsil eden tek çalışmanın bizim çalışmamız olduğunu öğrendik. Robotik cerrahi ve üç boyutlu görüntülemenin yardım ettiği ameliyatların ön plana çıktığı ve nano-teknolojinin konuşulduğu kongrede poster olarak sunduğumuz videoanoskop büyük ilgi çekti. Yapılan poster değerlendirmesinde en iyi altıncı poster seçildi ve mansiyon alan iki çalışmadan biri olduk. Dünyanın önde gelen tıp merkezlerinin ve robotik cerrahi tekniklerin ödülleri topladığı bu kongrede kazandığımız derece ile İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin ve ülkemizin adını ön sıralara yazdırdığımız için mutluluk duyuyoruz ve ülkemizi hakettiği şekilde temsil edebildiğimiz için gurur duyuyoruz.

7 Ocak 2008 Pazartesi

29 MAYIS HASTANESİ ISO 9001 BELGESİ ALDI

2007 Mayıs ayında hizmete giren 29 Mayıs Hastanesi kısa sürede ISO 9001 belgesi almayı başardı. Hastanenin yeni hedefi J.C.I.

TDV Özel 29 Mayıs Hastanesine, ISO 9001:2000 belgesinin verildiği ödül törenine Sanayi Eski Bakan Ali Coşkun , İcra Kurulu Başkanı Rıza Başoğlu, Sağlık Koordinatörü Başkanı Prof. Dr. Alp Özdemir , Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ziya Selçuk ve ISO 9001 Kasel firması sorumluları katıldı.

Törende konuşan Tıbbi Direktör Prof. Dr. Peyami Cinaz toplumun sağlık konusundaki beklenti ve ihtiyaçlarını dikkate alarak bilimsel kurallara uygun ve kaliteli sağlık hizmetini en iyi şekilde sunmayı hedeflediklerini söyledi. Amaçlarının, Türk Vakıf anlayışının özü olan; insanlığa daha iyi hizmet vermek ve bu hizmeti organize bir yapıda sunmak olduğunu dile getiren Prof. Dr. Cinaz şöyle konuştu: ”ISO belgesi almanın büyük sorumluluk olduğunu ve belgede ki uygulamaların aynı şekilde devam edecektir. Çalışmamız yaptığımızı yazmamız, yazdığımızı yapmamızdır. İkinci çalışmamız J.C.I. çalışmalarımız devam etmekte olup, 2008 yılında da akredite olmayı hedefliyoruz. Denetimleri başarıyla tamamlayarak bu kuruluşa katılmayı planlıyoruz. Ayrıca ödülümüzü Sayın Bakanımız tarafından verilmesi çok güzel bir durumdur.”

Sanayi Eski Bakanı Ali Coşkun sertifikayı vermeden önce konuşmasında 26 üniversiteyle ilk defa teknoloji geliştirme bölgeleri kurduklarını, ancak 14 üniversite alt yapısını tamamladıklarını ifade etti. Sanayi Eski Bakanı Coşkun şöyle konuştu: “Türkiye bugün artık teknoloji üretiyor, ihraç etmeye başladı. Kaliteyi öne çıkartıyoruz, teknolojiyle paralel şekilde yürütmek önemlidir. Kaliteyi öne çıkaran insan merkezli bir ortamda yaşıyoruz. Rekabette kaliteye önem vererek yükselir. Tüm emeği geçen ve kaliteye emeği geçenleri kutluyorum.”
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...