13 Aralık 2007 Perşembe

Prof. Dr. Savaş:“PNEMONİAE ÖLÜMCÜL HASTALIKLARDA İKİNCİ SIRADA YER ALIYOR.”

Ankara Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Ana bilimi Dalı Öğretim Görevlisi Prof. Dr. İsmail Savaş, Muhabirimiz Esra Öz’e Pneumococcus’un tanı ve tedavileri hakkında bilgi verdi.

Pneumococcus’un bir mikroorganizma olduğunu ifade eden Savaş bu bakterinin asıl adının Sterptococcus pneumoniae olarak adlandırıldığını ifade etti. Pneumococcus’un solunum yollarında, sinüs yollarında ve kulak yollarında hastalık oluşturan, GR(+), alfa hemolitik, katalaz negatif yapıda bir kümeler topluluğu olduğunu ifade eden Savaş, tanı yapılması için balgam kültürü yapıldığını belirtti. Prof. Dr. Savaş, “Bu balgam örneğinin incelenmesi sonucunda üreme özelliklerine göre kümeler halinde zincir oluşturması veya diplokok formunun böbrek şekline benzer karakteristik bir görüntüsü bulunması durumunda Pneumococcus tanısı konur. Oluşturduğu hastalıklar, radyolojik görüntüleme yöntemleri ve boyanma yoluyla farklılıklar gösterebilmektedir” diye konuştu.
Pneumococcus’un bir solunum yolu hastalığı olması sebebiyle, kulak iltihaplanması yani otitis media’ya sebep olabildiğini dile getiren Savaş, hekimin tanı koymasına yardımcı olabilecek belirtiler hakkında da bilgi verdi. Savaş şunları söyledi: “Hasta şu şikayetlerle gelebilir; üşüme, titreme, öksürük,ateş, iştahsızlık, şuur bulanıklığı, özellikle çocuklarda ilgisizlik, yaşlılarda bilinç kaybı görülmektedir. Akciğer filmi çekilerek ön teşhis konabilir”

Splenektomili hastalarda daha çok ölümcül olabiliyor
“Pneumokok’un özellikle bulaşma yolu yok” diyen Savaş, nezle, grip gibi vücut direnci zayıflamış kişilerde, yaşlılarda, Akciğer hastalarında, kalp hastalarında, şeker hastalarında, ilaç kullanımından kaynaklanan durumlarda ve kanser hastalarında görülme risklerinin arttığını kaydetti. Savaş şunları söyledi: “Çocuklar bu bakteriyi diğer çocuklara da bulaştırabilir. Bulaşma öksürme, yıkanmamış ellere dokunma veya öpüşme gibi doğrudan temas yoluyla olabilir. Çocukların toplu halde bulunduğu kreş ve anaokulu gibi yerlerde çok hızla yayılabilir. Küçük çocuklar bağışıklık sistemleri henüz tam olarak gelişmediği için, pnömokoklara karşı daha savunmasızdır.”

Savaş, Pneumococ’un splenektomili hastalarda daha çok ölümcül olabildiğine işaret ederek, “Splenektomili hastalar vücudundaki toksinleri atamadığı için ağır iltihap salgılaması ile karşı karşılardır. Bu durumda Pneumococ’la karşı karşıya kalan hastalar, vücudun savunma mekanizmasını çalıştıramazlar. Böylesi durumlarda sonuç öldürücü olabilir” Pneumoniae’nın zatüre infeksiyonlarından bir farkının olmadığını söyleyen Öğretim Görevlisi Prof. Dr. İsmail Savaş, direnci düşük kişilerde boğazdan kaynaklanan bulaşma olabileceğinide ekledi. Savaş şöyle devam etti: “Ölümcül hastalıklar içinde ülkemizde ilkini ishal hastalıkları alırken ikinci sırayı Pnemoniae almaktadır. Özellikle çocuklarda ölüm riski yüksektir.Son yıllarda bunun fark edilmesi üzerine çocuklarda ölümleri engellemek amacıyla önlemler alınmaya başlanmıştır . Pnömokoklar sağlıklı insanların burun, geniz ve boğazında yaygın olarak bulunurlar. Bu bakteriler; zatürre, menenjit , orta kulak iltihabı , sinüzit, bakteriyemi (kan dolaşımına bakteri karışması) ,gibi enfeksiyon hastalıklarına neden olurlar. Bu enfeksiyonlar en sık kış aylarında ortaya çıkmakla birlikte, her mevsimde görülebilir.

Pnemoniae’ya da ilk tercih antibiyotiktir
Tedavi yöntemi olarak antibiyotiklerin kullanıldığını açıklayan Savaş, zamanla bakterilerin direnç oluşturmasından kaynaklanan zorluklar olabildiğini ancak, henüz ülkemizde bu durumun ileri seviyelere ulaşmadığını kaydetti. Savaş “ ABD’de yüzde kırkı bulan direnç, ülkemizde yüzde iki ile sınırlı kalmaktadır. Bu sebepten dolayı da ilk tercihi Penisilinler almaktadır” dedi.

Hastalık oluştuktan sonra tedavinin hem maddi zorlukları hem de hastanın sıkıntılarını beraberinde getirdiğini kaydederek, “Şuanda hastalıklar oluşmadan önce tanı konmasına yönelik çalışmalar hız kazandı.Bu nedenle zatüre olan hastalarda hemen antibiyotik başlanılıyor. Böylece hasta riske atılmaktan kurtarılmış oluyor” diye konuştu.
Korunma yollarından birisininde immün sistemi düşmüş çocuklara uygulanan Pneumococcus aşıları olduğunu ileten Savaş, bu aşının yetişkinlerde de 5-10 yılda bir tekrarlanarak yapılması gerektiğini belirtti. Prof. Dr. Savaş, tüm hastalıklarda olduğu gibi Pneumococcusda da doğru beslenmeye dikkat edilmesi gerektiğini vurguladı.

Aşı toplam 4 doz uygulanması gerekiyor
Konjuge pnömokok aşısının, 6 hafta ile 9 yaş arasındaki tüm bebek ve çocuklara uygulanmasını önerdiklerini bildiren Savaş, bu aşının bebeklerde 2. aydan başlayarak en az bir ay ara ile 3 kez ve 12. - 15. aylar arasında bir doz daha olmak üzere toplam 4 doz uygulanması gerektiğini söyledi. Savaş, diğer yaş grupları veya geç başlayan çocuklar için de farklı bir aşılama programı bulunduğunu dile getirdi.
“2000 yılından beri ABD, Kanada gibi ülkelerde tüm 0-2 yaş çocuklar için pnömokok aşısı önerilmektedir” diyen Prof. Dr. İsmail Savaş, bu aşının çocukları pnömokok adı verilen tehlikeli bir bakterinin yol açtığı enfeksiyonlardan korumak üzere hazırlandığını kaydetti. Konjuge pnömokok aşısının diğer çocukluk çağı aşılarıyla birlikte uygulanabildiğine dikkat çeken Savaş, polisakkarit pnömokok aşısının ise 2 yaş üzerindeki risk taşıyan kişilerde kullanıldığını açıkladı.. Savaş, aşı uygulandıktan sonra 5 ile 10 yıl süre korunma sağladığını da belirtti.

10 Aralık 2007 Pazartesi

BEYİN HÜCRELERİNİ DONDURAN BİLİMCİ TARİHE GEÇTİ

Prof. Dr. Marianne Thoresen tarafından gerçekleştirilen operasyon tıp çevrelerinde büyük yankı uyandırdı.

İngiltere Bristol St Michael Hastanesinde görevli Prof.Dr. Marianne Thoresen tarafından gerçekleştirilen beyin dondurma operasyonu alanında bir ilk oldu. Hasta Nichola Templar ‘ın doğumu sırasında beyin sarsıntısı geçirdiği belirlenen bebeğin durumunu aneliz eden Prof. Thoresen beyni dondurarak hasar görmesini engelledi. Konu hakkında Sağlık Dergisi’ne açıklamalarda bulunan Thoresen, konunun medyada aksettirildiği şekliyle gerçekleşmediğini söyledi. Thoresen, Bebek Olivia’nın 3 gün boyunca 34.5 derece ılıman ısıtma şartlarında bırakıldığını belirterek, “Serinletme işlemi başın etrafında soğuk su dolaştırmak suretiyle gerçekleştirilmiştir. Şuanda Olivia’nın tamamen sağlığını kazandığını söylemek ve bazı hususlardan emin olmak için çok erken. Ancak durumu büyük ihtimalle normal seyirde devam edecek. Bundaki sebeplerden en önemlisi genç bir bünyeye sahip olması” dedi.

Beyinde şişme veya serebral palsi engelledik
Olivia ‘nın doğum sırasında beyin sarsıntısı geçirdiğini ve 10 dakika oksijensiz kaldığını belirten Thoresen şöyle devam etti: “Hemen müdahale etmemiz gerektiği için acele karar verdik. Bebeğin kafasını özel bir cihazla dondurmaya başladık. 4 kilo doğan Olivia doğumdan sonra ağlamadı. Beyinde oluşabilecek hasarı önleyebilmek için annesinden operasyon için izin aldık. Ardından vakit kaybetmeden narkoz vererek cihaza bağladık. Yapmış olduğumuz bu operasyonla beyinde sinirsel bozukluklar gibi oluşabilecek herhangi bir şişme veya serebral palsi engellenmiş oldu”

Olivia’nın sağlık durumu gayet iyi
Prof Thoresen , beyin hücrelerini dondurma işleminin üzerinden 5 ay geçtiğini ve Olivia’nın sağlık durumlarının normal olduğunu söyledi. Thoresen, bu uygulama ile yeni bir yöntemin önünü açtıklarını kaydederek, “Söz konusu operasyon doğumdan sonra gözlemlenen rahatsızlıklara hemen müdahale edilmesi gerekliliğine örnek teşkil etmiştir” dedi.

3 Aralık 2007 Pazartesi

PARKİNSON HASTALIĞI ve TEDAVİDE ALTERNATİF UYGULAMALAR

Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi 2. Nöroloji Klinik şefi Doç. Dr. Selçuk Çomoğlu, Parkinson hastalığı, tedavide yenilikler ve gelecekle ilgili beklentileri Sağlık Dergisi’ne anlattı.

Parkinson hastalığı nedir
Beyin sapının mezensefalon kısmında substanstia nigra adı verilen bölgede dopamin üreten sinir hücreleri bulunmaktadır. Çoğunlukla bilinmeyen nedenlerle bu hücrelerin fonksiyonlarının bozulması ile dopamin üretiminin azalması neticesinde Parkinson hastalığının ortaya çıktığını ifade eden Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi 2. Nöroloji Klinik Şefi Doç. Dr. Selçuk Çomoğlu, Dopamin eksikliğinin, hareketin hızı, koordinasyonu vb pek çok fonksiyonun bozulmasına sebep olduğunu belirtmiştir. Asetilkolin, GABA, dopamin gibi nörotransmitterler arasında çok hassas bir denge olduğunu, dopamin düşüklüğünün kolinerjik ve GABAerjik yolaklarda kontrolsüz artışa yol açtığını söylemiştir”.

En sık görülen başlangıç belirtileri ve görülme yaşları
Parkinson hastalığının kendi içinde başlangıç yaşlarına göre gruplara ayrıldığını anlatan Çomoğlu şöyle devam etti: “Bu yaş grupları; 55-60 yaş üzerinde başlayan klasik ve en sık görülen formu, 45-55 yaş arasında erken başlangıçlı ve 20 yaş altında jüvenil başlangıçlı Parkinson olarak sınıflandırıldığını belirtti.

Hastalığın başlangıç semptomlarının değişebildiğini söyleyen Dr. Çomoğlu, özellikle istirahat sırasında ve ellerde hakim titreme, hareketlerde yavaşlama, ses kısıklığı, yazı karakterinde değişiklik, dakikadaki göz kırpma sayısında, jest ve mimiklerde azalma şeklinde belirtilerin yanısıra daha nadiren erken düşme atakları ile hastalığın başlayabileceğini bildirdi. Aşırı terleme, ağızda tükrük ve sekresyonlarda artış, bağırsak alışkanlıklarında değişim ve çoğunlukla kabızlığa eğilim, ciltte aşırı yağlanma gibi otonom sinir sistemine ait belirtilerin de hastalığın yandaş bulguları olarak görülebileceğini ifade etti”

Parkinson, ikincil bir hastalığı da içinde barındırıyor olabilir
Klasik Parkinson hastalığı dışında bu hastalık belirtilerinin görüldüğü iki ana grubun daha olduğunu, bunlar ikincil Parkinson hastalığı ve Parkinson Artı sendromları olarak sınıflandırıldığını belirterek, ikincil Parkinson Hastalığında dopaminerjik yolları etkileyen beyinde tümör, damarsal anomali, damar tıkanıklığı yada kanaması, çeşitli ilaçların (nöroleptikler, antihipertansiflerden bazıları, vb) yan etkileri, mikro (Boks sporu ile uğraşanlarda) ve makro kafa travmaları, karbonmonoksit yada mangan intoksikasyonu vb nedenlerle geliştiğini ve bunların klasik Parkinson Hastalığından ayırt edilebilmesi için de beyin MRI veya tomografi ile çeşitli kan incelemelerinin yapılması gerektiğini ifade etti. Üçüncü grup parkinson hastalığının ise Parkinson Artı Sendromları olduğunu ve parkinson belirtilerinin yanında piramidal, serebellar, beyin sapı yada kortikal etkilenmeler ile ayrıldığını ve klinik seyrin, tedavilere cevabın en kötü olan grubun bu olduğunu belirtti.

Tedavi Stratejileri
“Tedavi de ilaç ilk tercih edilendir” diyen Doç. Dr. Çomoğlu “Tedavinin ana prensibinin dopamin eksikliğini gideren, dopamin yıkımını engelleyen, dopamini parçalayan enzimlerin inaktive edilmesi esasına dayandığını dile getirirken, çoğunlukla tedavinin ana ilacı olan levo-dopanın geç dönemdeki yan etkileri tedavi planlanmasında ciddi zorluklar yarattığını, bu sebeple yeni ilaç araştırmaları ve tedavi yöntemlerinin sürekli denendiğini, maalesef halen kullanılan ilaçların hastalığın geri dönüşünü sağlamadığı, sadece hastalık semptomlarını baskıladığını” ifade etti.

En etkili yöntem derin beyin stimülasyonu
Son yıllarda titremenin ve ilaçlara bağlı yan etkilerin çok olduğu hasta grubunda cerrahi tedavilerden yararlanıldığını, bununla birlikte bu tedavi yönteminin uygulanacağı hastaların doğru seçilmesi gerektiğini dile getiren Doç. Dr. Çomoğlu “yapılacak cerrahi işlemlerin talamus, globus pallidus ve subtalamik nükleus lokalizasyonlarından herhangi birine yönelik düzeltilmesi planlanan semptom dikkate alınarak hedeflenip seçildiğini söyledi”. Bu konuda iki ana yaklaşım olduğunu bunlardan birinin yukarıda belirtilen alanlar üzerine cerrahi girişim yada yan etki profili çok düşük ancak yüksek maliyet ve pil ömrünün tükendiği 2-3 yıl sonunda yeniden aynı uygulama tekrarının getirdiği zorlukları olan derin beyin stimülasyon yöntemleridir. Her iki yöntemin artı ve eksileri bulunmaktadır.

Kök hücre çalışmaları, tedavi yaklaşımlarını değiştirecek
Parkinson hastalığının tedavisinde son yıllarda çok tartışılan fetal hücre transplantasyonu ve otolog adrenal medulla transplantasyonu uygulamalarının da yapılmakta olduğunu ifade eden Çomoğlu, bu yöntemlerin hala kanıtlanabilir yararları konusunda konsensus olmadığı, kök hücre çalışmalarının devam ettiğini ve önümüzdeki 10 yıl içerinde bu hastalıkla ilgili önemli gelişmeler beklentisini dile getiren Doç. Dr. Çomoğlu, fizyoterapi uygulanmasının da tedavi başarısında etkili olduğunu sözlerine ekleyerek, ilaç tedavileri ile paralel uygulanacak yürüyüş fizyoterapisi ile düşme, yürüme ve postür bozukluklarına katkısı oldukça önemlidir.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...